İÇİNDEKİLER
ARAMA:

RÛH ve CESED

(Pâdişâh ve Câriye)

Mükerrem ve mükemmel yaratılan insan, diğer mahlûkâttan farklı olarak iki rûhtan ibârettir. Biri, bütün mahlûkâtta mevcûd olan “cân”dır ki, cesedle beraber son bulur. Diğeri ise:

“…Ona rûhumdan üfürdüğüm…” (el-Hicr, 29) âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu vechile Cenâb-ı Hakk’tan gönderilen keyfiyetli rûhtur ki, cesede, ana karnındaki gelişmesinin belli bir safhasında dâhil edilir. Bu rûhun bir adı da “rûh-i sultânî”dir. Cesedin aslı ise topraktandır.

Her şeyin aslına rucû etme temâyülü fıtrî olduğundan beden, topraktan hâsıl olan nîmetlere mütemâyildir. Bu temâyül, nihâyet onun toprağa girmesiyle sükûnet bulur. Rûh ise ilâhî nefhadan vücûda geldiğinden onun meyli de ulvîlikleredir. Hayat da, her insanda rûh ve beden arasında ebedî bir cidâle sahnedir. Rûhun asliyetinden doğan temâyüllerle bedenin asliyetinden doğan temâyüller arasındaki mücâdelenin neticesi, bir insanın esfel-i sâfilîn (aşağıların en aşağısı) ile ahsen-i takvîm (yücelerin en yücesi) arasındaki istikrar noktasını sağlar.

Aşağıdaki hikâyede Hazret-i Mevlânâ, insan bedenindeki rûh ve nefis olarak bu iki zıddıyetin birbirlerine tahakküm mücâdelesini, kavgasını ve yekdiğerini te’sîr altına alabilme gayretlerini temsîlî bir hikâye ile şöyle sergiler:

Her bakımdan saltanat sahibi bir pâdişâh vardı. Birgün saray erkânından yakınlarıyla birlikte ava çıkmıştı.

Yolda giderken güzel bir câriyeye rastladı. Câriye o kadar güzeldi ki, pâdişâhı can evinden yaraladı ve bir anda kendisine râm etti. Ava giderken avlanmış bulunan pâdişâh, içine düştüğü sevdâ ateşinden biraz olsun serinleyebilmek için büyük meblağlar vererek câriyeyi satın aldı. Zîrâ bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, pâdişâhın da canı beden kafesinde öylece çırpınmaya başlamıştı.

Şimdi ise, câriyeyi satın alıp arzusuna kavuştuğu için kendine göre seâdeti bulduğunu zannediyordu. Ancak onun bu sürûru uzun sürmedi. Câriye, müthiş bir hastalığa yakalandı ve gün geçtikçe mum misâli erimeye başladı. Kurumuş ve sararmış bir sonbahar yaprağına döndü. An geldi yataktan kalkamaz oldu. Çâresiz ve dertli pâdişâh, ne kadar mâhir ve meşhûr hekim varsa, hepsini topladı ve onlara:

“–Benim de, câriyemin de hayatı sizin elinizdedir.” diyerek bu derde devâ bulmaları için türlü diller döktü.

Makamının husûsiyetini dikkate almadan acziyyet içinde yalvardı.

Hekimler de, mağrûriyetle:

“–Sultânım! Her birimiz tabâbette zamanın Îsâ’sıyız! Bil ki elimizde devâsı olmayan bir dert yoktur!” dediler.

«İnşâallâh» demediler. Ancak bu benlikleri kendilerini rezil ve rüsvây eyledi. Zîrâ yaptıkları ilaçların faydası şöyle dursun, câriyenin hastalığını bir kat daha artırdı. Zavallı câriye kıl gibi zayıfladıkça zayıfladı, tamamen bîtâb düştü.

Bunu gören pâdişâh, üzüntüye boğuldu. Çöl gibi kavrulan bağrından çıkan feryâd ü figânları, boğazını düğüm düğüm eyledi.

Bütün dünyevî hekimlerin aczi üzerine nihâyet pâdişâhın aklı başına geldi ve mescide koşarak mihrabda secdelere kapandı. Gözyaşlarıyla yeri sırılsıklam ederek Rabb’ine ilticâ etti:

“Allâh’ım! Sen kalblerdeki bütün istekleri bilirsin! Bir fânî câriyeye esir oldum. Ey dertlere hakîkî derman olan! Beni kapından çevirme!” diye yalvardı, yalvardı, yalvardı…

Pâdişâhın bu deryâlar gibi coşkun yalvarışı karşısında Allâh’ın lutuf ve merhamet deryâsı da coşmaya başladı. Zîrâ samîmî gözyaşı, her zaman rahmet-i ilâhiyyeyi tuğyân ettiren bir müessirdi. Öyle ki, bîçâre pâdişâhın duâsının kabul buyurulmasına da müessir oldu ve Cenâb-ı Hakk, ona sâlih ve has kullarından birini, yâni ilâhî bir rehberi tedâvî için göndereceğini ilhâm etti.

Pâdişâh neş’e ve sürûr içinde saraya koştu ve öteler âleminden gönderilen misâfirin gelmiş olduğunu gördü. Nûrundan gözleri kamaştı. Zîrâ onun nûru karşısında güneşin aydınlığı bile sönük bir duman gibi kalıyordu. Pâdişâh, büyük bir hayret ve hayranlıkla âdetâ başsız ve ayaksız bir hâle gelmişti. Gönlünde apayrı hâller hissetti ve gayr-i ihtiyârî olarak o şerefli misâfire:

“–Benim asıl sevdiğim, o câriye değil, sensin. Fakat dünyâda iş işten çıkar. Allâh’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar.” dedi.

O nûr yüzlü kudsî misâfiri muhabbetle kucakladı. Canının içine soktu. Bir yandan o zâtın elini, alnını öpüyor, bir yandan da: «Acabâ halkın gözünde perde mi var ki, bu hakîkate âmâdırlar? Nasıl oluyor da bu kadar parlak bir mehtâbı görmüyorlar?» diye düşünüyordu. Böylece târifsiz bir sürûra garkolarak: «Düştüğüm ibtilâya sabır ve tahammül ile ne büyük bir mânevî hazîne buldum.» dedi. Sonra ona derdini açtı:

“–Ey bana Rabb’imin hediyesi! Ey «Sabır, sürûrun anahtarıdır.» (Deylemî, Müsned, 3844) hadîsinin canlı mânâsı! Hoş geldin! Anladım ki, sensiz başımıza ne kazâlar ve belâlar yağar. Şu geniş olan semâlar bile daralır da bizi sıkmaya başlar. İşte düştüğüm dert!..” diyerek mânevî hekimi, hasta câriyenin yanına götürdü.

Bu hekim, bir mâneviyat sultanıydı. İnce düşünüş ve firâset sahibiydi. Hakk’ın nûruyla hastaya daha ilk bakışta teşhîsini yaptı:

Câriye bir gönül hastasıydı. Çünkü onun vücûdunda gerçekte hiçbir hastalık yoktu. Ancak gönlü yaralı, gamlı ve perîşândı.

Durumu sultana kısaca hulâsa eden mânevî hekim, câriyeyi konuşturabilmek için oradaki herkesi dışarı çıkardı. Sonra onun nabzını tutarak çeşitli suâller sormaya başladı. Memleketini, başına gelen cevr u cefâları, belâları v.s. her şeyi sordu. Zîrâ ancak böylelikle câriyenin kimseye açmadığı mahrem sırlarını çözecekti. Nitekim “Semerkand” adı geçtiğinde câriyenin nabız atışı hızlandı. Yüzü kızardı ve sarardı. “Kuyumcu” sözü geçtiğinde de kendini kaybedecek kadar sırrını ele verdi.

Arzu ettiği mâlumâtı edinen mânevî hekim, sultandan derhal o kuyumcuyu getirtip câriyeyi ona vermesini istedi.

Pâdişâh, çâresiz bu talebi yerine getirdi. Böylece sevdiğine kavuşan câriye, gün geçtikçe iyileşmeye başladı ve bir bahar dalı gibi eski güzellik ve letâfetine kavuştu.

Asıl maksadı pâdişâhın derdine devâ bulmak olan mânevî hekim, mânevî vazîfesinin diğer kısmına geçti.

Kuyumcu için gâyet te’sîrli bir şerbet yaptı. Kuyumcu, şerbeti içti ve bir anda kızın gözü önünde yavaş yavaş erimeye başladı. Zayıflayıp çirkinleşti. Baştan aşağı çirkinlik timsâli oldu. İzâfî güzellikleri kayboldu, abesleri ortaya çıktı.

Gün geçtikçe tükenen kuyumcu, nihâyet câriyenin gözünden düştü ve bir müddet sonra da ölerek toprak altına girdi. Böylece bîçâre câriye de, düştüğü dünyevî ibtilâlardan arındı, tertemiz oldu.

Mesnevî’de anlatılan bu hikâye, haddi zâtında iki ayrı cins arasında geçen bir aşk değildir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-’un, hikâyeye başlamadan evvel beyân buyurduğu gibi bu hâl, aslında bizim hâlimizin hikâyesidir.

Yâni bu hikâye, rûhun Allâh’tan bu ten kafesine üflendikten sonra insan için başlayan imtihanlarla dolu binbir hikmetli mâcerâyı ihtivâ eder. Diğer bir ifâdeyle içimizdeki Mûsâ ile Firavun’un hikâyesidir.

Rûhun rûhânî bir âlemden ayrılıp bu âleme gönderilmesi ve beden elbisesine büründürülerek bir nefis ıslâhı ile tekrar vahdet âlemine döndürülmesi, bu hikâyenin vak’aları dolayısıyla ârifâne bir şekilde ortaya konulmaktadır.

Dolayısıyla hikâyede geçen pâdişâh, Allâh tarafından insana nefhedilmiş olan rûh-i sultânîyi temsîl eyler.

Câriye, nefsin sembolü; kuyumcu da, nefsin bir ömür peşinde sürüklendiği hevâ-hevesler, dünyevî rağbetler, eskiyen, zevâl bulan geçici câzibelerdir.

Hekim ise, ilâhî tabîb, yâni mürşid-i kâmildir.

Buna göre insanın hikâyesi şöyledir:

Vuslat sarayından ayrılan pâdişâh, yâni rûh-i sultânî, çıktığı mârifet avında önüne çıkan câriyeyi, yâni nefsi görünce kendi mevkî ve şerefini unutarak onun câzibesine kapılır. O anda yaratılış gâyesi olan kulluk ve mârifeti unutur. Âdetâ kendisi avlanır ve nefsinin esiri olur. Onun isteklerini yerine getirip nefsini memnûn etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya başlar.

Ancak nefs, tabîatı îcâbı olarak gözü dâimâ aşağılardadır. Esfel-i sâfilîne doğrudur. Orayı seâdet zanneder. Onun kuyumcuya olan aşkı, dünyevî istekleri, altın ve gümüşü fazla sevmesi, onlara kul köle olmasını ifâde eder. Nefis, bu yönüyle rûha bir tek nazar bile etmemektedir. Yâni rûh ne kadar onun arkasından koşarsa, nefs ondan o kadar uzaklaşmaktadır.

Bundan muzdarip olan rûh da, onu birçok hekimlere gösterir. Hepsi de âciz kalır ki, bunlar mâneviyata ehil olmayan kimseleri temsîl eyler. Zîrâ onlar, derûnî dâvâlara çâre bulamazlar. Oysa hâzık bir hekime, yâni ilâhî rehbere ihtiyaç vardır. Nitekim gerçek bir şeyh-i kâmili bulduğunda rûh, onda Allâh’ın nûrunu seyreder: «Benim gerçek mahbûbum sensin!» der ve daha evvel gönül verdiği nefsin pençesinden kurtulmak için onun verdiği tâlimatları harfiyyen yerine getirir. Böylece perestiş ettiği dünyâ nîmetleri onun gözünde aşağılanır, kalbini tatmîne medâr olacak muhabbetullâha tevcîh gerçekleşir. Hikâyemizdeki kuyumcunun hâzık tabîb, yâni mürşid-i kâmil tarafından çirkinleştirilmesi, bu hikmete mebnîdir. Mürşid, müridin terbiyesinde kalbi dünyevî iştihâlardan temizleyebilmek için o kalbde böylesine yer eden fânî sevgilileri Allâh’ın “er-Rakîb” ism-i şerîfinin tecellîsi ile aşağılatıp gözden düşürür. Bu bakımdan ilâhî hekimin kuyumcuya verdiği şerbet, onun ilk bakışta gözlere gizli kalan asıl çehresini göstermek içindir ki, bununla ilâhî hekim âdetâ şöyle demek ister:

“Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”

“Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla!”

“Her fânî bu mâcerâyı yaşar. Her şeyin kemâl ve cemâli zevâle mahkûmdur.”

“Kezâ cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çipil olmuş ve suları akmağa başlamış bir hâlde görürsün!”

“Ey yağlı ballı yemekler ve nefis gıdâlar görüp imrenen! Kalk helâya git de onların âkıbetini gör!”

“Bir ömür boyu peşinden koştuğun fânî alâka ve rağbetlerin ilk ve letâfetli hâllerine bak! Sonra onların nasıl pörsüdüklerini ve ne hâllere girmiş olduklarını seyret; ibret al!..”

“Bu fânî âlem, sana tuzağını kurmuş ve o vâsıta ile nice ham ervâhı aldatıp perîşân etmiştir.”

“Aklını başına alıp sen ona tuzağını kur ve hüsrânın elinden kurtulmaya çalış!”

“Aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve binânın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!”

Mânevî hekimin bu nasîhatlerini işiten nefis de, nihâyet bütün istediklerinin fânî ve gel-geç boş arzular olduğunu kuyumcunun eriyip ölmesi, yâni gönülden kaybolması neticesinde dünyevî bütün ihtiraslarından sıyrılarak temizlenir, rûha lâyık bir mahbûb olur. Anlar ki, ehl-i irfânın verdiği zehir bile canlara safâ, rûhlara gıdâ bahşetmektedir. Yâni onların sunduğu iksîrler, gönlün ve nefsin içinde çöreklenen ve zaman zaman şâha kalkan nice sinsi yılanları ve zehirli akrepleri bertaraf eyler ve kul, Hakk’ın gönül sarayındaki yerini bulur.

Diğer taraftan hikâyede geçen câriye ve kuyumcu arasındaki aşk ve alâka, insanoğlunun mecâzî aşkını da ifâde etmektedir. Bu mecâzî aşklar da, hikâyede görüldüğü gibi günün birinde yok olur. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Fânîlerin aşkı bâkî değildir. Mevtâlar tekrar bize dönmezler. Dâimâ yaşayanların aşkı ise, her dakîka goncadan daha taze ve daha latîftir. Sen bunu bil de fânî aşklara kanıp sarhoş olup erime! Bütün peygamberlerin, velîlerin kudret ve seâdet buldukları o gerçek aşkı seç! Çünkü bâkî olanın aşkı, seni gerçek mâşuka âşık eyler. Gerçek aşkın yerini işgal eden her fânî aşk, kalbin muhabbetullâha yükselmesinde bir nevî merhale olmadıkça merdûddur. Zîrâ kalbi Leylâ’ya takılıp kalan, Mevlâ’ya ulaşamaz ve sükûn bulamaz.”

Mânevî hekim olan mürşid-i kâmilin, rûh pâdişâhına hastayı tedâvî için odayı boşalttırması ise, şu şekilde îzâh edilir:

Mânevî bir alış-veriş için mürşid-i kâmille karşılaşıldığında teke tek olmak, nasîbin şahsîleşmesi için şarttır. Aksi hâlde mürşid-i kâmilin terbiyesine medâr olan söz ve hareketleri, muhatapların müşterek nasîblerinin birleştikleri noktada teşekkül eder. Tek olarak muhatap olmaksa, bir tabîbin sadece muâyene ettiği hastaya yarayan bir reçete yazmasına benzer. Elle kırılan bir elma veya ayvanın kendi parçalarının üstüste getirilmesindeki girinti ve çıkıntıların birbirine intibak derecesinde bir taleb-matlûb âhengi kurulur. Bu nükteden dolayıdır ki mürşid-i kâmil, dersi müride tek olarak verir. Tasavvuf ıstılâhında buna halvet denir. Hikâyemizdeki mürşid-i kâmil de, hastası ile bu taleb-matlûb dengesi için yalnız kalmıştır.

Diğer taraftan Hakk yoluna sülûk etmek isteyen bir mürîd, bu yoldan lâyıkıyla istifâde edebilmek için mürşidine, kalbini gıll ü gıştan temizlemiş ve onun terbiyesine şiddetle talip bir gönülle muhatap olmalıdır. Mürşidse, bu aşk ve hakîkat talibine mânevî bir rehberlikten gayrı bir maksad gütmemeli ve talibi deruhte etmenin mes’ûliyyet ve mânevî ağırlığı hissi ile meşbû bulunmalıdır. Bunun mânâsı şudur ki, bir mürîdle ona yol gösteren ilâhî rehber arasında hiçbir yabancı duygu ve düşünce olmamalıdır. Yâni mürid, mürşidinde fânî olarak kendi varlığına âid her şeyden sıyrılmalıdır. Aksi hâlde içinde çeşitli tereddüd veya muhâlefet fırtınaları esen bir mürîdin gönlündeki gizli dikeni çıkarmak mümkün değildir. Zîrâ zâhirî tabibler bile, ameliyat için önüne gelen hastanın kendi varlığından sıyrılmasını, yâni teslîm olmasını bekler ve ondan sonra neşter vurarak onu tedâvî ederler.

Ashâb-ı kirâm, bütün dünyevî arzularını aştıktan sonradır ki, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e râm olmuşlar, O’nun en ufak bir arzusuna cân ü gönülden:

“Anam, babam ve canım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” demişlerdir.

Bu fedâkârlık ve teslîmiyyete zemin olan Hazret-i Peygamber muhabbetinin en güzel tezâhürü Ebû Bekir -radıyallâhü anh-’tadır. Hazret-i Sıddîk, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e karşı o kadar aşk ve muhabbetle doluydu ki, yanlarında iken bile O mübârek mahbûbun hasreti içinde yanıp kavrulurdu.

İnsanın rûhu, her ne kadar fiilleri bakımından bedene yakınsa da yapısı itibâriyle ondan çok ayrı bir mâhiyettedir. Bir hâl üzre bâkîdir, değişmez. Beden ise, yaratıldığı andan toprak oluncaya kadar sayısız hâlden hâle inkılâb eder. Bunun sebebi, rûhun yüksek bir makamdan gelmesi, bedenin de fânî bir âlemden teşekkül etmesidir.

Yûnus ne güzel söyler:

“Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil…”

Dünyâya gelmekten asıl maksad, sonsuz devlete ve ebedî seâdete nâil olabilmektir. Bu itibarla basîret sahipleri, bedenin fânîliğine aldanmaz ve ebedî olanın tedârikiyle meşgul olurlar. Çünkü bedene âid olan her şey, neticede toprağa verilecek bir kurbandır. Eğer bir kimse Allâh’ın verdiği mümtaz vasıfları bir kenara bırakır da rûhunu nefsine kurban ederse, onun kazancı hüsrandan başka bir şey değildir. Ama rûhunu kuvvetlendirip nefsine galebe çalarsa, kâmil bir insan olarak asıl vatanına ulaşmaktan gayri hiçbir maksada meyletmez. Bu yolda ölüm bile kendisi için bir lutuf ve vuslat hâline gelir. Bunun içindir ki bir Allâh dostu:

“Cânân cihânının gülşeni varken, beden cihânının külhanı çekilmez!” demiştir.

İnsanî rûh, hayvânî rûha meyil ve alâkadan kesilip onu kendisine râm ederse, kalb, tozları silinmiş bir ayna gibi asliyyetine kavuşup mücellâ bir hâle gelir. Neticede o kalb aynasında nice esrâr-ı ilâhî kendisine fâş olur. İşte böyle kalbler, tecelligâh-ı ilâhîdir. Böyle kalblerin sahiplerine birçok hikmet ve ibretler ayân olur. Sünûhât-ı kalbiyye denilen ve Hakk ve hakîkat için en aldatmaz bir kaynak olan hakîkî ilhâm, ancak ve ancak böyle kalblerde vâkî olur. Netice itibâriyle idrâkler, kâinâttaki kudret akışlarını seyrederek Hakk’ın yüce huzûrunda secdelere kapanır, acziyyet ve hiçlik denizinde seâdet bulur. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

“İlâhî! Sen’i, Sana lâyık bir mârifetle tanıyabilmekten ve hakkıyla medh ü senâdan âcizim. Sen, zâtını tavsîf ettiğin gibisin!..” (İhyâu Ulûmiddîn, II. 719) ifâdelerinden nasîb alır.

Nefsin elinden kurtuluş, hümâ kuşunun kafesten kurtulmasına benzer ki, artık ona göklerdeki ulvîliklerin kapıları aralanmıştır.

وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ

«…Kendinizi, elinizle tehlikeye atmayınız!..» (el-Bakara, 195) âyetini müfessirler işârî olarak, insanın yapısında pâdişâh mevkiinde bulunan rûhu, süfliyyet yolunda yürüyen nefs câriyesine esir edip helâk olmama şeklinde de îzâh etmişlerdir.

Bunun için her hâlükârda hâzık bir tabîbe, yâni mânevî rehbere olan ihtiyaç âşikârdır. Zîrâ gönül, bedenden çok daha fazla ve tehlikeli hastalıklarla karşı karşıyadır.

Nefis bir ağaç gibidir. Ham meyve, nasıl ağaca sımsıkı bağlı ise, ham rûhlar da o derecede nefsâniyete esirdirler.

Ancak olgun meyveler nasıl ağaçları terkediyorlarsa, olgun ve kâmil rûh sahipleri de öylece nefsâniyetten sıyrılır ve ulviyyet âleminin hakîkî ve samîmî yolcusu olurlar. Lezzet ve letâfetlerini infâk ve ihsân ederler. İşte böyle kimseler, «ölmeden evvel ölmek» sırrına nâildirler.

İnce düşünüş sahiplerinin rûhları, fânî mekânın zahmetinden ve fânî zamanın cevrinden haberdar olup geldiği yere dönme iştiyâkı içindedir.Yüce ve kudsî makamlardan inerek cismine dâhil olan rûh, aslî hâlini koruyup yoldaki seraplara aldanmazsa, onun döneceği yer, ilk geldiği makamdır.

O hâlde insan düşünmelidir ki, onun yapısı sadece topraktan ibâret değildir. O, Hakk’tan nefhedilmiş serâpâ nûrdan ibâret olan temiz bir rûhtur. Bu âlemin hulâsası, gözbebeğidir.

Bununla beraber unutmamalıdır ki, onun bedeni, tabaklanmaya muhtaç ham bir deri gibidir. Nefsi de, kumanda edilmeye muhtaç bir binektir. Gönlü ise mâmûr edilmeye muhtaç bir gülşenlik namzedidir.

Gerçekten rûhlar, âlem-i ervâhta Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve vuslat iksîrinden dem alarak mest olmuş, kendilerinden geçmişlerdi. Şevk makamında daima zevk hâlinde idiler. Sonra murâd-ı ilâhî ve hikmet-i Rabbânî ile o yüksek makam ve mevkilerden bu dünyâ âlemine gönderildiler. Bu itibarla birçokları, o aslî vatandan uzaklıkları sebebiyle oradaki vuslat haz ve zevkini unuttular. Bu âlemde gördükleri her şeye nefslerinin gözüyle bakıp aldandılar, hakîkati görmekten mahrûm kaldılar.

Nitekim bu hâle düşmemek için Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Dünyâda bir garîb, hattâ bir yolcu gibi ol!” (Buhârî, Rikâk, 3; Tirmizî, 2333)

Bu hadîs-i şerîfi nakleden İbn-i Ömer -radıyallâhü anhümâ- şöyle derdi:

“Akşamı ettiğinde sabahı bekleme! Yâni çıktığın ebediyyet yolunda giderken «Akşam oldu. Hele bir dinleneyim de sabahleyin yoluma devam ederim.» diye duraklama. Sen önünde uzun bir yol bulunan bir yolcusun. Senin boşa gidecek zamanın yok. Gevşeyip kalma!

Sabaha çıktığında da akşamı bekleme! Yâni «Önümde uzun bir zaman, serde de gençlik var v.s.. Nasıl olsa giderim.» diye işi tembelliğe vurma! Seni, ölümün daha önce yakalayabileceğini düşün de ona göre hareket et!

Sıhhatli günlerinde hastalanacağın vakit için; hayatın boyunca da öleceğin zaman için tedbîr al!” (Riyâzu’s-Sâlihîn, III. 437-438)

Ârifler sultânı Hüdâyî Hazretleri de ebedî bir seâdeti ziyân etmemek bakımından gönülleri şöyle îkâz eyler:

Ezel bağında bitmiş gül iken

Kadîmî âşiyânda bülbül iken

Tenezzül eyleyip geldin cihâna

Gidersin birgün eski âşiyâna

Bu âlem bir hayâl-i hâba benzer

İçinde ömr-i Âdem âba benzer

Sakın imdi hayâlâta inanma

Eser yele, akar suya dayanma

Hiç şüphe yok ki, sırf bedenini düşünen kimseler ömürlerini ziyân etmişlerdir. Rûhunu düşünen basîret sahipleri ise, irfâna doğru yol almışlardır.

Bedenin gıdası, kendi haddinden çok olursa zarardan başka bir şey değildir. Gönlün gıdası ise, ne kadar çok olursa o kadar faydalıdır.

Beden kalbin ve rûhun zarf ve kalıbı olduğundan onu da korumak lazımdır. Ancak bedenin gözetilmesinde haddinden fazla dikkat ve ihtimam gerekmez. Çünkü asıl olan gönüldür, rûhtur.

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, rûh ve beden münâsebetindeki ölçüyü şöyle belirler:

“Rûh bir süvârî, beden bir at gibidir. Süvârînin mâhir, atın da zinde ve sıhhatli olması gerekir. Eğer süvârî mâhirse, atı istediği tarafa yönlendirir. Şâyet âciz ve bilgisiz ise, an gelir sâkin gibi gözüken at, onu kendisiyle beraber uçurumlardan aşağıya yuvarlar.”

Yâ Rabb! Bizleri bu ten kafesi içerisinde nefsin hevâ ve heveslerinin zebûnu eyleme! Rûhun güzellik ve letâfetini muhafaza ederek vuslat dergâhına yönlendir!

Âmîn!..