RIZIK
Ebu Hâzim Hazretleri buyurur:
“Dünyanın tamamını iki şeyde buldum: Birincisi benim rızkım, ikincisi başkasının rızkı… Benim rızkım olan, şayet ben bir rüzgâra binsem ve ondan kaçsam da sonunda yine bana ulaşır. Başkasının rızkını elde etmek içinse rüzgâr üzerine binsem ve peşinden gitsem de aslâ onu elde edemem.”
Bu hakîkate rağmen insanların zihnini, elde edememe veya kâfî gelmeme endîşesine sürükleyen ve son derece meşgûl eden hususların başında “nasib, kısmet ve dünyâlık” diye de ifâde edilen “rızık” mes’elesi gelir.
Halbuki rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. O, insanın ana karnında teşekkülü ile başlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele kadar devam eder. Ecel, bir mânâda dünyâya âid rızkın bitim noktasıdır.
Rızık, bütün mahlûkât için ezelde takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise, rızka sebep olarak takdîr olunduğu kadar netice verir. Dolayısıyla bütün mahlûkâtın rızkı Allâh’a âiddir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca AIlâh’ın üzerinedir…” (Hûd, 6)
Allâh -celle celâlühû-, her canlının rızkını ayrı ayrı ihsân eyler. Bu sebeple Hakk dostları, bülbüllerin gül dalındaki terennümlerini dahî ilâhî lutuflara bir şükür olarak tefsîr ederler.
Bir Hakk dostu, rızık endîşesi içinde olanlara der ki:
“Bu kadar mahlûkâtın hangisinin gece gündüz rızıkları te’mîn edilmiş ambarlarda saklanmaktadır? O canlılar hiçbir zaman bir rızık endîşesi duymazlar.”
Yaralı, âciz, kendisinin rızkını te’mîn edemeyenlerin dahî rızıklarını Cenâb-ı Hakk’ın te’mîn ettiğini bildiren şu âyet-i kerîme, ne kadar ibretlidir:
“Nice hayvanlar var ki, rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Çünkü onların da sizin de rızkınızı Allâh veriyor. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)
Diğer yandan rızık mevzûunda bilmemiz gereken en mühim bir husus da, rızkın taksîmindeki farklılıklardır. Ancak bu, bir farklılıktan ziyade cemiyet nizamının mükemmel bir sûrette te’sîs ve âhengi içindir.
Her şeyin hazînelerinin AIlâh’ta olduğu ve ilâhî bilgiye göre, yâni kader programına uygun bir şekilde gerekli tevziâtın yapıldığı Kur’ân’la sâbittir. Mü’minler, bu farklı maddî durumlarının kendilerine hayır olduğu inancı içinde olmalıdır. Şâyet hayât nizâmı, insanların âciz idrâklerine, birbirine uymayan istek ve istîdatlarına ve her an değişen emellerine kalsa idi, kâinâtta anarşiden başka bir şey görülmezdi. Allâh Teâlâ buyurur:
“...Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini (n maîşetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîşetlerinden) daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)
Sırlar, hikmetler ve kudret akışlarıyla donanan bu kâinâtta rızkın taksîmi, en saltanatlı kudret nişânelerinden biridir. Havada uçan, karada yürüyen ve denizde yüzen bütün mahlûkâta, her an birbirinden farklı sofralar hazırlanmaktadır. Birinin gıdâlandığıyla ekseriyâ diğeri gıdâlanıp hayâtiyetini devam ettiremez. Yâni havadaki, karadaki ve sudaki canlıların gıdâları, kendi bulundukları mekânların yapısına göre ayrı ayrıdır ve kâinatta tezâhür eden sayısızca mahlûkât kadar rızıkların ayrı ayrı ve farklı taksîm edilmesi, akıl sahipleri için ne büyük bir ibret, hikmet, kudret ve saltanat tezâhürüdür.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“İnsan görmez mi ki, Allâh dilediğinin rızkını bol veya dar vermektedir. Bunda şuurlu mü’minler için ibret vardır.” (ez-Zümer, 52)
Bu hakîkat çerçevesinde AIlâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin! Böyle yapmak, Allâh’ın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için gereklidir.” (Buhârî, Rikâk, 30; Müslim, Zühd,
Bunun içindir ki hayatımızın sürûr ve huzûru, mevcûd taksîmin hakkımızda hayır olduğu inancını yaşamamızdadır. Kahır gibi görünen çok hâdiseler vardır ki, neticesi lutuftur. Arkası cennet olan fakîrlik gibi. Lutuf gibi görülen bazı durumlar da vardır ki, neticesi acı bir hüsrandır. İnfak edilmeyip sadece nefsâniyete sarf olan servetler gibi. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz. Bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz! Yoksa sizi gazabım çarpar. Her kim ki, kendisini gazabım çarparsa, hakîkaten o, helâk olmuştur.” (Tâhâ, 81)
Bütün bu hakîkatler ışığında rızık bakımından kulların son derece Hakk’a mütevekkil ve teslîmiyetli olması, iki cihân seâdetine vesîledir. Zîrâ rızıkların Hakk tarafından taksîm edildiği ve beşeriyyet yaratılmadan önce yaratıldığı gerçeğine binâen insanlar, Allâh’a teslîmiyyet hayatı yaşamalıdırlar ki, takdîr olunmuş rızkın zevkine ve kadere îmânın tadına erişmiş olsunlar.
Hadîs-i kudsîde buyurulur:
“Allâh Teâlâ, Âdemoğlunun rızıkları ile vazîfeli olan meleklere şöyle buyurur:
«Herhangi bir kulu, bütün tasa ve düşüncesini tek bir şeye (yâni Rabb’ine) teksîf etmiş bir şekilde bulursanız, ona göklerin ve yerin rızkını garanti edin! Herhangi bir kulu da adâletle (istikâmetten ayrılmayarak) rızık ararken bulursanız, ona iyi davranın ve (yolunu) kolaylaştırın!..»” (75 Kudsî Hadîs’in Tercüme ve Şerhi, Ebû Hüreyre’den rivâyet)
Bu hadîs-i kudsî gösteriyor ki, eğer bir kul, bütün gâye ve hedeflerini tek bir şeye, yâni Rabb’ine teksîf eder de O’nun rızâsı yolunda emr-i ilâhîye riâyet eder ve ibâdât ü tâat üzere bulunarak ihlâslı, sâlih kullardan olursa, ona göklerin ve yerin rızkı te’mîn edilir. Böyle kimselere Cenâb-ı Hakk, rızık sebeb ve vesîlelerini geniş bir sûrette hazırlar. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurulur:
وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ
“…Kim Allâh’tan (gereği gibi) korkar (takvâ sahibi olur) ise, (Allâh) onun için bir çıkış yeri (kurtuluş çâresi) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır…” (et-Talâk, 2-3)
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:
“Eğer siz Allâh’a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allâh), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.” (Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14)
Karınca gibi yazdan kışa yiyecek biriktiren mahlûk nâdirdir. Diğerlerinin, böyle hiçbir tedbiri olmadığı hâlde kışın o zayıf mahluklara gâlip şiddetini aşıp bahara ulaştıkları, herkesin müşâhede edegeldiği bir vâkıadır. Zîrâ Hâlık Teâlâ, nasıl olur da, ulûhiyyet ve saltanat ile kurduğu bu ilâhî düzen içinde mahlûkâtını nîmetsiz bırakır?!.
Ancak tembellik, pintilik, hased, çocuk istememe hâllerine meyletme ve benzerî mezmûm ahlâklar, rızık üzerinde yanlış ve eğri anlayışlardır.
Yukarıda da ifâde etmiş olduğumuz üzere İslâm, insana bilâ-istisnâ herkesin rızkının ezelde takdîr edildiğini ve bunun artıp eksilmeyeceğini telkîn eder.
Varlığı halkeden Allâh -celle celâlühû-, her mahlûka bir müddet yaşama hakkı vermiş, o zaman içinde kendisine rızıklar tâyin buyurmuştur. İnsanın hayatı, nefesleri, lokmaları, kader levhasında tesbit edilmiş, Âdem -aleyhisselâm- zürriyetine kodlanmıştır. Kısmetimize düşen rızık tevziâtını elde edebilmek üzere sebepler kanunundan çalışma emredilmiştir. Bu itibarla ilâhî emre uyarak çalışma, vazîfemizdir. Yâni takdîr edilen rızkın tevzîi, çalışma ve gayrete bağlanmıştır.
“Tedbîrde kusur etme, takdîre bühtân etme!” atasözü, meşhurdur. Allâh -celle celâlühû-, kulunu “irâde, teşebbüs, mükellefiyet, tevekkül, imtihan, sorumluluk” gibi ilâhî kanunlarla mücehhez kılmıştır.
Bu kanunların dışına çıkmak, Rabb’e isyan mâhiyeti taşır.
Hastalandığımızda doktorlara koştuğumuz, ilaca sarıldığımız; yangın, zelzele gibi âfetler karşısında da sokaklara fırladığımız gibi tehlikelerden korunma, varlıkların yaratılışında meknûz bir temâyüldür.
O hâlde insanların rızık tahsîli husûsundaki gayretleri, tehlikelerden korunmak için ilâhî bir emirdir. Kader programına aykırılık değil, bilakis ona hürmet ve ilâhî emre uygun hareket etmektir. Eğer zıddı olsaydı, bunlarla emrolunmamızın mânâ ve hikmeti kalmazdı. Sebepler kanununa riâyetsizlik, isyan ve günahtır. Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur:
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
“İnsana, kendi çalışmasın (ın karşılığın)’dan başka bir şey yoktur.” (en-Necm, 39)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip el açmasından daha hayırlıdır; insanlar, istediğini verseler de, vermeseler de…” (Buhârî, Zekât, 50)
İbnü’I-Firâsî’nin anlattığına göre babası:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz de:
“–Hayır isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” (Ebû Dâvûd, Zekât, 28) buyurmuşlardır.
Bütün bunların yanında Cenâb-ı Hakk, rızkın te’mîninde mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla fukarâyı gözetmek, ihtiyaçlarına gönülden cevap verebilmek, Allâh -celle celâlühû-’nun bizlere olan ihsanlarından onlara pay çıkarabilmek büyük bir fazîlet, ilâhî bir lutuftur.
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cihâr yâr-i güzîn (Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî) ile birlikte dünyâdan kendilerine sevimli olan üçer şey saymışlardı. Bu sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve o da bu sohbete dâhil oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onun da üç şey saymasını istedi. Cebrâîl -aleyhisselâm- şöyle dedi:
“–Dünyâ ehlinden olsaydım, en çok şu üç şeyi severdim: Yolunu kaybedenlere yol göstermeyi, fakîrlik içinde ibâdet edenleri sevmeyi ve çoluğu çocuğu çok olan yoksullara yardım etmeyi…” (Fezâil-i A’mâl, s. 259)
Helâl Lokma
Burada hassaten tebârüz ettirilmesi gereken son derece ehemmiyetli bir husus da, helâl lokmadır. Zîrâ insanın nûrunu ve kemâlini artıran asıl müessir, meşrû yollarla elde edilen helâl lokmadır.
Sehl bin Abdullah Tüsterî, birisine bir koyun satmıştı. Satın alan adam bir süre sonra koyunu Tüsterî Hazretleri’ne geri getirip:
“–Bu koyunu geri al; çünkü ot yemiyor!” dedi.
Tüsterî Hazretleri:
“–Onun ot yemediğini nereden çıkarıyorsun?” diye sordu.
Adam:
“–Onu otlatmak için götürüp bir tarlaya saldım; ağzını hiçbir şeye sürmedi.” dedi.
Tüsterî Hazretleri de:
“–Ey efendi! Yanlış yapmışsın! Bilesin ki, insanların ekinlerini yemek bizim koyunumuzun âdeti değildir; git ona paranla aldığın otu ver!” dedi.
Adam gidip denildiği gibi yaptı ve koyun ot yemeğe başladı.
Demek ki bir zamanlar müslümanların helâl gıdâ husûsundaki hassâsiyetleri, sahip oldukları hayvanâta bile in’ikâs etmekteydi.
Rızkın helâlini seçmek, hayatın nûru, gönlün sürûru, ibâdetin rûhâniyeti ve kalbin, kalb-i selîme ulaşmasının en başta gelen âmillerindendir.
Harâm rızıklar, hayatın zehirleri, kalb yangınları ve hüsranlarıdır. Dünyâda ve âhırette zillet, haysiyetsizlik ve musîbetler, harâm rızıkların kahır dolu neticeleridir.
Helâl mal ve helâl gıdâ, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya vesîledir. Harama bulaştırılan mal ve gıdâ ise, sahibi için büyük bir nedâmet ve hüsrandır. Mal, mülk ve evlâd, Allâh’a tahsîs edilecek yerde kalbi işgâl ederse, âkıbet hazîn olur. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bunu şu misâlle anlatır:
“Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise, onu kaldırıp yüzdürür.”
“Mal, mülk sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-:
«Ben fakîrim. Fakîre, fakîrlerle ülfet yaraşır!» dedi ve ne yüce mertebelere ulaştı.”
Nitekim Allâh Teâlâ buyurur:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاء إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
“Ey insanlar! Hepiniz fakîrsiniz, ganî, müstağnî ve övülmeye lâyık olan ancak AIlâh’tır…” (Fâtır, 15)
Bunun içindir ki, ancak dîn ve Allâh için sahip olunan mal hakkında Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Hayra kullanılan mal, ne hayırlıdır!” (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, IV. 197, 202) buyurmuştur.
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh- şöyle duâ ederdi:
“Ey Allâh’ım! Malın fazlalığını bizim hayırlılarımıza emânet kıl! Umulur ki onlar, içimizdeki ihtiyaç sahiplerine verirler.”
Diğer taraftan haram para, başkasına âid olduğu için onun zekâtı da yoktur, sadakası da.. O, dünyâda da âhırette de yüz karasıdır.
Helâl lokma, vücudda hikmet, ilim ve mârifeti besler, gönülde AIlâh aşkı, Allâh şevki ve sevgisini uyandırır.
Buğday ekilen yerde arpa, arpa ekilen yerde mısır bitmediği gibi vücuda giren maddî ve mânevî gıdâlarda da aynı neticeler müşâhede edilir. Vücûd, gönle Hakk’ı tanıma kudreti veren helâl gıdâlar ile beslenmezse, kalbde rûhâniyet ve ibâdetlerde huşû mümkün değildir.
Bir hadîs-i kudsîde buyurulan:
«Harâmdan perhiz edenlerden hesap sormaya hayâ ederim.» beyânındaki sırrı idrâk etmelidir.
Demek ki dünyâ geçidinde uğranılan yerlerin bütün gıdâlarını helâl olanından tedârik etmek zarûrîdir. Çünkü kulu, sırât-ı müstakîmden ayırmayacak, ilâhî duygular ve hikmetlerle müzeyyen kılacak ve dünyâ zindanından AIlâh’ın nûruna götürecek kuvvet, yalnız helâl olan gıdâlarda mevcuddur.
Helâl ve haram arasında bir de şüpheli olanlar vardır ki, bunlardan da aynen haramdan kaçınıldığı gibi uzak durmak gerekir. Zîrâ şüpheliler Allâh’ın yasak korularıdır. Kim oraya girerse helâk olur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Şüphesiz helâl de, haram da bellidir. Fakat ikisinin arasında insanlardan bir çoğunun bilmeyeceği şüpheliler de vardır. Kim o şüphelilerden sakınırsa, dînini, şerefini kurtarmış olur. Kim de o şüphelilere düşerse haramın içine düşmüş olur. O kimse tıpkı hayvanlarını korunun etrâfında otlatan çoban gibidir ki, o çok sürmeden hayvanlarını o çayırın içinde otlatmış olabilir. Haberiniz olsun ki, her hükümdârın bir korusu, yâni yasak yeri vardır. Allâh’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir…” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107)
İnsanı rûhâniyet ve nûrâniyete büründürecek olan helâl gıdâ vesîlesiyle asıl gıdânın rûhâniyet ve nûrâniyet gıdâsı olduğuna dikkat çeken Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“İnsan için nûrdan başka gıdâ yoktur. Rûh, onun gayrisi ile beslenemez. ”
“Bu yeryüzü yiyecek ve içeceğinden azar azar kendini çek! Çünkü bunlar, insan gıdâsı değildir.”
“Sen gökyüzü gıdâsını almaya kâbiliyyet kazan! Nûr lokmasını yemeğe hazırlan?”
“Kur’ân’da buyurulan: «Allâh’ın fazlından rızık arayın!»
(el-Cum’a, 10) beyânını işit!”
“Bilmiş ol ki, beden aç kalmadıkça, Hakk’a doğru yönelmez, boğun eğmez; kafa tutar. Onu tok iken yola getirmek, soğuk demiri dövmek gibidir.”
“Nefis, kıtlık zamanı Mûsâ’nın huzûrunda yerlere kapanıp yalvaran Firavun’a benzer.”
“Bu ağır, kesif rızık kırıntılarından kurtulursan, yüce, latîf ve hafif rızıklara nâil olursun.”
“O mânevî rızıklardan binlerce okka yesen, yine de peri misâli tertemiz, tüy gibi hafîf bir hâlde yürür gidersin.”
“Allâh yemeğinden, o rûhâniyet gıdâsından denizler kadar ye! Yine de hoş bir hâlde gemi gibi yüzer gidersin.”
“Ten midesi, insanı samanlığa doğru çeker götürür. Gönül midesi ise, reyhanlığa ulaştırır.”
“Samanla, arpayla beslenen hayvan kurban olur; Hakk nûru ile gıdâlanan da yaşayan bir Kur’ân olur.”
“Mideden vazgeçip gönle doğru yürü de, Allâh’tan sana perdesiz, açık bir şekildeselâm gelsin!”
“Şunu iyi bil ki açlık, ilaçların pâdişâhıdır. Açlığı canla başla benimse, onu hor görme!”
“Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir. Bütün güzel yemekler, aç olmadıkça, hoşa gitmez!”
Dünyâlık olarak sarfımız, şahsî ve âilevî maîşetimiz içindir. Lâkin isrâftan kaçınmak zarûrîdir. Çünkü dünyâdaki servet ve imkânlar, mahdûddur. Emânettir ve hesâbı mûcibdir. Bunların bugünkü kapitalist nizâmda olduğu gibi hoyratça ve hovardaca kullanılması, gelecek nesillerin hayâtını tehlikeye sokar. Canlı varlıklar içinde yalnız insandır ki, gözü kolay kolay doymaz. Halbuki bir koyun sürüsüne dalan vahşî bir hayvan, sadece o andaki açlığını giderecek kadar öldürür. “Bunu da yarın yerim!” diyerek karnı doyduktan sonra öldürmeye devam etmez. Sürünün diğer koyunlarıyla âdetâ arkadaş olur. Buna mukâbil insanoğlu hadsiz hududsuz ihtiras sahibidir. Onu bu ihtirasından kurtarmanın birinci şartı, rızkın artıp eksilmeyeceği inancıyla birlikte isrâftan sakındırmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizde olmasın! Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiriyoruz.” (el-Hicr, 21)
buyurulmakla, hayâtî taksimâtın ilâhî bir irâde ile olduğu açıklanmakta; anlayana hırs ve tamah yolu kapanmaktadır. İnd-i ilâhîde rızkın taksîm olduğu teblîğ edilmektedir. Emelleri, ihtirasları, birbiri arkasına ekleyerek uzatırsak, bu zincirleme arzulara “tûl-i emel” denir. Bunlar da, ancak mezarlıklar hudûduna kadar ömür sürer. Neticesi, hüsran ve nedâmettir. Tûl-i emel, gölge gibi kaçan, güneş gibi batan ve bitip tükenmek bilmeyen fânî emellerden ibârettir. Bu hâl, basîret ile seyredildiğinde, bir elemler yığınıdır.
Günâhlar kalbi karartıp sağırlaştırır. Yâni onun hassasiyetini azaltır. Bu bakımdan kalbî hastalıkların asıl müessirlerinden biri de harâm yemektir. Bir gıdânın vücûddaki sirkülasyonu takribî 40 günde tamamlandığından harâm yiyen insanın duâsının 40 gün müddetle redde mahkûm olduğu husûsundaki tevâtüre dayanan gerçek, harâmın kalbî hastalıklardaki müessiriyetinin ifâdesidir. Bundan dolayı harâm gıdâ ile beslenme, vücûda mânevî bir zehirdir ki, böyle bir durumda ibâdetin lezzetini alabilmek aslâ mümkün değildir.
Bu dünyâ çarşısında ömür sermâyemize dikkat etmeliyiz. Sayılı nefeslerimizi dünyâ metâlarından üstün tutmalıyız. Ebedî kârı elden kaçırmamalıyız.
Fânîyi verip ebediyyeti satın alan, dalâleti bırakıp hidâyeti tercîh eden hakîkat ve fazîlet yolcusu olmalıyız.
Ey Allâh’ım! Bizleri temiz ve helâl rızıklarla merzûk kıl ve sâlih amellere muvaffak eyle!
Âmîn!..
