İÇİNDEKİLER
ARAMA:

NÛR ve ZULMET

Hakk dostlarından Ebu Bekir Varrak Hazretleri oğlunu Kur’ân-ı Kerîm öğrenmesi için mektebe gönderirdi. Oğlu birgün dersten dehşet içinde ve benzi sararmış bir hâlde geldi. Bu hâli gören Ebu Bekir Varrak Hazretleri:

“–Hayırdır evlâdım, bu ne hâl!” diyerek sebebini sordu.

Oğlu da:

“–Babacığım, bugün mektepte Kur’ân-ı Kerîm’den:

فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا

«Eğer inkâr ettiğiniz takdirde çocukları ak saçlı ihtiyârlara döndürecek (kıyâmet) gününden nasıl korunabileceksiniz?» (el-Müzzemmil, 17) âyetini okuduk. Bunu düşündükçe dehşet ve ürperti içinde kalıyorum.” dedi.

Bir müddet sonra da Ebu Bekir Varrak Hazretleri’nin oğlu vefat etti. Ebu Bekir Varrak Hazretleri sık sık oğlunun kabrini ziyâret eder ve kendi kendine:

“–Ben bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okurum. Hukûk-ı ilâhiyye’den bu çocuk kadar duygulanamadım. Bana ne yazık!” der ve üzülürdü.

Görüldüğü gibi her şey gibi insan da terbiye ile olgunlaşır, cevherini bulur. İnsanın mânevî yapısına kudret eli ile bırakılmış, kudsî istikbal tohumları vardır ki; o tohumlar açılmak, baharın renklerini ve güzelliklerini ortaya dökmek için îmân ve Kur’ânî feyizleri beklerler. Bir toprak ne kadar verimli olursa olsun, ona hayat veren bereketli yağmurlardır. İnsanın da verimli olması onun mânevî terbiyesindeki feyz ve berekete bağlıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Yedi yaşında yavrularınızı namaza alıştırın…” (Ebû Dâvûd, Salât, 26) diye emir buyurarak, dînî terbiyenin pek erken çağlardaki lüzûmuna işâret etmiştir. Çünkü küçük yaştaki çocuklara yapılan samîmî telkinler, onların zihinlerinde mermere hakkedilen yazı gibi kalıcı olur. Îman ve sevgi de lâyıkı vechile kalbe girerse hayat boyunca devâm eder.

Cenâb-ı Hakk, insan idrâkini ancak zıdlıklar yoluyla hakikate ulaşabilecek bir vasıfta yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, âlemimizde zıddı olmayan şeyin insan idrâkine sığması imkânsızdır. Gerçekten hayrı şer ile, güzeli çirkin ile, doğruyu eğri ile ve nûru zulmet ile kavrayabiliriz. Îmânın ulviyyetini küfrün süfliyyeti ile anlayabiliriz. Bu değerler hep zıdlarıyla kâimdir.

Bütün insanların îmân ve küfür mâcerâsı Allâh Teâlâ’nın “Hâdî”1 ve bunun zıddı olan “Mûdill”2 sıfatları arasında seyreder. Yeryüzünün, nûr ve zulmet cereyanlarına mâruz kalması hayât hâdiselerinin birbirine zıt olan “nûr ve zulmet” keyfiyetleri altında mütâlaa olunmasına sebep teşkîl eder.

Kur’ân-ı Kerîm, insanları “nûr ve zulmet” ihtilaçları karşısında irşâd etmekte ve zulmetten sakındırarak nûra sevk etmektedir. Allâh’ın sıfatlarının tekvînî tecellîsi ile fiilî kâinat vücûda geldiği gibi, kelâmî bir tecellî zemîninde de Kur’ân-ı Kerîm ortaya çıkmıştır. Buna göre kâinat, mûcizevî Kur’ân-ı Kerîm’in bir nevî mufassal tefsîri demektir. Yâni Kur’ân-ı Kerîm, kelimeli bir cihân; kâinat ise kelimesiz bir Kur’ân’dır. Kâinat, türlü tekvînî âyetlerle donatılmış kudret ve esrar yazılı bir kitap gibi ibret nazarlarına sunulmuştur. İnsan ise bu iki tecellînin özü, zübdesi ve tohumu mesâbesindedir. Nitekim Cenâb-ı Hakk kulun kendi katındaki mevkîini şu hadîs-i kudsîde ne güzel ifâde eder:

“Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Bütün eşyâyı da senin için halkettim. Benim, senin üzerinde olan hakkım, senin için yaratılanların seni -gaflete düşürerek- benden alıkoymamasıdır. Çünkü sen benim için yaratıldın.”

Bu sebepledir ki, mutasavvıflar insandan “zübde-i âlem”, “âlem-i sağîr” diye bahsetmişlerdir. Bu durum insanın hayra da şerre de, nûra da zulmete de meyli ve iktidârı olduğunu ifâde eder. Şu keyfiyet Âdemoğlunun ruhlar âleminden “ete kemiğe büründürülerek” bu dünyaya gönderilmesinin hikmetini ortaya koyar.

İnsanoğlunun dünya hayatındaki mes’ûliyeti, nefsindeki zulmete karşı bir lutf-i ilâhî olarak sahip bulunduğu “nûru” gâlip getirmesidir. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm, insanın iç ve dış dünyâsında ve içinde yaşadığı toplumda nûru zulmete gâlip getirmek istikâmetinde emir ve nehiylerle doludur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

“Ey habîbim! Sana karşı gelenler hiç yeryüzünde gezmediler mi? Zîrâ gezselerdi elbette düşünebilecek kalbleri, işitebilecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur.” (el-Hac, 46)

Kelâm sûretinde bir kâinât olan Kur’ân-ı Kerîm’de gâfil kalblere şöyle hitâb edilir:

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

“Kur’ân’ı inceden inceye bir düşünmezler mi? Yoksa kalblerinde kilit mi var?” (Muhammed, 24)

Kâinât ve Kur’ân sâhifelerini okuyabilenler; idrâk, kalb tasfiyesi, nefis tezkiyesi nisbetinde feyizlenerek Allâhu Teâlâ’nın zâhirde ve iç âlemdeki tecellîleri ile nûrânîleşirler.

Maalesef, zaman zaman gâfil beşeriyyet; peygamberlerle başlatılan nûrânî devri türlü cehâlet, menfaat ve karanlık felsefelerle karartarak, ilâhî hakîkatlerden mahrum kalmıştır. Makam, mevkî ve servet gibi gel-geç fânî imkânları putlaştırarak Allâh’ın nûrundan uzak kalma netîcesinde zihinleri evhâm ve hayâlât yığınları hâline dönüşmüştür.

Kur’ân-ı Kerîm, bize göklerin ve yerin, her şeyin yaratıcısını tanıtmış, nûr ve zulmet hâdiselerine dikkat nazarlarımızı çekmiştir.

Dış âleme ve gönül dünyâsına âid kevnî ve ilmî nûrlar, ibret, hikmet ve esrâr-ı ilâhî ile Kur’ân’ın mûcizevî beyânındaki parlaklığından daha yüksek bir nûr ve bürhân (delil) olamaz.

Âyette de:  «اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ» “Allâh göklerin ve

yerin nûrudur…”

(en-Nûr, 35) buyurulmaktadır. Bu âyetin muktezâsınca Allâh tanımazlığın en büyük körlük olduğu anlaşılmaktadır.

İslâm dîni; akılda, duyguda, bedende, sanat ve ticârette, âmirlik veyâ memûrlukta, varlık veyâ darlıkta velhâsıl, bütün ferdî ve ictimâî münâsebetlerde nûr ve zulmet hakîkatini ciddî bir basîretle takip etmemiz ve nûrlu yaşayıp nûrlu ölmemizi emir buyurmaktadır.

Kur’ân gölgesi altında birbirine zıd olan; ilim ile cehil, hak ile bâtıl, hayır ile şer, sıhhat ile maraz, selâmet ile musîbet, adâlet ile zulüm ve nihâyet îmân ile küfrün zıtlıklarında birinciler nûr, ikinciler zulmettir. İctimâî hayatta hürriyete mukâbil esâret, güzel ahlâka mukâbil süfliyyet, çalışmaya mukâbil tembellik, nikâha mukâbil zinâ, merhamet ve şefkate mukâbil, duygusuzluk ve cimrilik, afvediciliğe mukâbil kin ve emsallerinin birincileri nûr, mukâbilleri ise zulmettir. Teblîğâtları ile nûr ve zulmeti tâyin ve teşhîs eden ve onlara karşı beşerî tavrın ne olması gerektiğini bildiren peygamberler ve vârisleri olan sulehâ ve ulemâ nûr, bunlara aykırılık ve direnmeler de zulmettir.

Peygamberler silsilesinin, nübüvvet ve kudsî neş’elerle cihânı aydınlatmaları, bilhassa Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in cismâniyet-i Muhammediyye ile dünyayı teşrifleri, O’nun zuhûruyla ilâhî rahmetin bu âlemde tuğyân etmesi, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân-ı Kerîm’in nezd-i ilâhî’den kalb-i pâk-i Muhammedî vasıtası ile beşer idrâkine intikâli, bütün zaman, mekân ve insanlığa lutfedilmiş muazzam bir nûrdur. Tarih sâhifeleri şahittir ki, hakkın ve hukukun yok olduğu, küfrün hayatı çirkinleştirip iğrenç hâle getirdiği, insanlığın yüzkarası olan câhiliyye devirleri korkunç bir zulmettir. Âyet-i kerîmede:

“Allâh’a, Rasûlüne ve indirdiğimiz o nûra (Kur’ân’a) îmân ediniz. Allâh yaptıklarınızdan haberdardır.” (et-Teğâbün, 8) buyurulmaktadır.

Kur’ân nûrundan uzak yaşayanlar hayatın zulmet yolcularıdır. Bilhassa tahsîl çağındaki çocuklarımızın Kur’ân-ı Kerîm ve dînî bilgilere, îmân ve ahlâk terbiyesine şiddetle ihtiyaçları vardır. Dînî terbiyeyi yalnız âilelerin verebileceği kanaati doğru değildir. Nasıl fennî tahsîl âileden değil mektepten alınıyorsa dînî tahsîlin de ehlinden alınması zarûrîdir. Bununla beraber kendi çocuklarımız için dînî gayrette bulunurken civârımızdaki gençleri ihmâl etmek de İslâm’ın emrettiği diğergâmlığa uygun düşmez.

Allâh -celle celâlühû-’nun kelâmını tilâvet, hiç şüphesiz ki ibâdetler içerisinde en faziletli olanlardandır. Namazda kıyâm ve rükûnlar mâzeret dolayısıyla tam olarak ifâ edilemese de yine namaz câizdir. Lâkin kıraatsiz namaz mümkün değildir. Bununla beraber onu en güzel şekilde tilâvet eylemek zarûreti vardır.

Nitekim Cenâb-ı Hakk:

وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا

“...Kur’ân’ı tâne tâne tilâvet et!” (el-Müzemmil, 4) buyurmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’e olan ihtiramlardan biri de onu okumanın sünnet, dinlemenin ise farz olmasıdır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!” (el-A’raf, 204)

Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret ise feyzin artmasına ve rahmet-i ilâhiyeye nâil olmaya sebep olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, İbn-i Mes’ûd’a Kur’ân-ı Kerîm okumasını emreder, kendileri de nemli gözlerle ve büyük bir mânevî hazla dinlerdi.

Bir anne-babanın, yavrusunun okuduğu Allâh kelâmını dinleyip duygulanması ne büyük seâdettir. Bir tohumun kaderinde saklı olan çınar ağacı gibi, emek verdiğimiz yavrularımız belki Rabb’imizin sâlih ve sâdık kullarından olacaktır. Böyle anne ve babalara ne mutlu!..

Nitekim Allâh dostlarından Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Adana’da bu vasıfta vefat etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bir şâhid olarak rivâyet etmişlerdir. Hadis-i şerifte buyurulur:

“Hâmil-i Kur’ân (Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı ile yaşayan, ahlâkı ile ahlâklanan ve hikmeti ile kâmilleşen Hak dostu bir hâfız efendi) öldüğü zaman Allâh, onun vücudunu yememesini yere vahyeder. Yer de der ki:

«Yâ Rabbî! Senin kelâmın göğsünde olduğu hâlde ben onun vücudunu nasıl yiyebilirim?..»” (Suyûtî, Kabir Âlemi, s. 444)

Böyle müstesnâ hâller bir ibret olarak zaman zaman tezâhür etmektedir. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Ne bahtlı kişidir ki,

Okuduğu Kur’ân ola!..

Mevlâ ona rahmet kılar,

Gönlü dolu îmân ola!..

Kur’ân oku sen ey gâfil,

Tâ bilesin bürhan delîl,

Haşir günü sen şöyle bil;

Sırat sana âsân ola!..

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- Mesnevî’sinde buyurur:

“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. O’nu huşû ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar!”

Âdem -aleyhisselâm-, babası olmadığından onun neslinde de muhabbetin akışı yukarıdan aşağıya doğru tecellî etmiştir. Yâni her ferd, ana-babasına hürmet -hatta belli bir ölçüde muhabbet de- duyar. Lâkin evlâda karşı olan muhabbet, ana-babaya karşı olan muhabbete galebe hâlindedir. O derece ki, Cenâb-ı Hakk muhabbete muhâtap olabilen varlıklar içinde sadece “evlâd”ı ve “mal”ı Hakk yolunda istikâmetlendirilmez ise “fitne”; evlâd, sâlih ve mal da, Hakk yolunda infâk hâlinde ise “zînet” olarak tavsif buyurmuştur. Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu şekilde evlâdını terbiye eden ana ve babalara şu müjdeyi vermiştir:

“Kur’ân-ı Kerîm okuyanın anne ve babasının başına yarın kıyâmet günü nûrdan taçlar koyarlar. Nûrdan elbiseler giydirirler ve onları cennet buraklarına bindirirler. Melekler etraflarında dolaşır ve onları cennet tarafına gönderirler. Şöyle nidâ edilir:

«Bunlar, dünyada çocuklarına Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğreten ve öğrenmelerine gayret eden anne ve babalardır.»” (Ebû Dâvûd, I. 355)

Evlâda karşı fıtratta mevcûd olan muhabbet temâyülü sebebiyledir ki, hemen herkes evlâd sahibi olmayı arzu eder. Halbuki evlâda güzel bir istikâmet vermekteki mes’ûliyet hakkıyla düşünülebilse, ürperip titremeyecek bir insan tasavvur olunamaz. Aksine, evlâda güzel bir istikâmet vermekteki muvaffakıyet, insanın yaratılış sebebi olan “Rabb’ini tanıyıp ibâdetlerle O’nu tekrîm etmek” gayesine mâtuf olduğundan insan için paha biçilmez bir kazanç kaynağıdır. Çoluk çocuğu geçindirmek ve onların mânevî terbiyeleri husûsunda katlanılan ağır meşakkatler, ana-babanın günahlarına kefâret teşkîl edecek bir derecede hasenât sebebidir. Sadaka vermekten de efdaldir. Yetiştirilen o sâlih ve sâdık çocuklar âhırette ebeveyn ile cehennem arasında perde olacaktır.

Çocuklar, servetimizin en yüksek kıymetleri, Rabb’imizin en büyük lutfu, ihsân ve inâyetidir.

Nesillerini muhafaza duygusu içinde çırpınan bitkiler ve hayvanlar karşısında, kâinâtın en yüksek varlığı olan insanların, nesillerini mânevî duygu ve Kur’ân nûrundan bîgâne yetiştirmeleri çok acıdır. Ana ve babanın vazifeleri, onları lüzûmundan fazla yedirmek içirmek gibi ten gıdaları ile ifrata varacak şekilde gıdalandırmak değil; rûhî gıdalarla rûhî neş’elerle istikbâle hazırlamaktır.

Bir çocuğun gönlüne, Allâh Teâlâ’nın ve Peygamber-i Zîşan Efendimiz’in muhabbeti ve ehemmiyeti iyice zerk edilmezse, o çocuk, sûret şeklinde yâni âdet yerini bulsun diye isteksiz, sönük bir hâlde dînî vazîfelerini yapar. Hatta devamlı yapması lâzım gelen namazını bile ara sıra kılar, devamlı yapamaz. İbâdetin zevk ve lezzetini tatmaktan mahrûm kalır.

Onları, Kur’ân ve sünnet dünyası içinde yetiştirmemiz sevgi ve merhamet muktezâsı; ihmâli ise zulmettir. Onlara gelin veya damat ararken de dünyevî kıymetlerden ziyâde îmân ve güzel ahlâk nûrlarını gözetmeliyiz. Zîra dînî ve ahlâkî duygularla beslenmeyen âile yuvalarının sonu; ya ayrılık ya da mezara kadar devâm eden ızdırab dolu bir hayat olur.

Çocuklarımızı havâîlikten, haşarılıktan, lüzumsuz gezi ve israflardan, eve geç gelmelerden ahlâk bozucu medya te’sîrlerinden korumalı, ruhlarını Allâh -celle celâlühû-, Kur’ân, evliyâullâh, sâlihler ve sâdıkların sevgisiyle doldurmalıyız ki, kalbleri zulmetten korunsun, nûrânî şebnemlerle ihyâ olsun.

Mâsûm gönüller, Allâh -celle celâlühû- ve Rasûlullah -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbet ve rûhaniyeti ile dolduğu zaman ibâdetler de şevk ve huşû hâliyle kemâle doğru mesâfe alır. Kalblerindeki îmânları kuvvetlendiği için gönül dünyaları zenginleşir. Kur’ân-ı Kerîm’i bambaşka bir lezzet ile tilâvet ederler. Emir ve yasaklarına karşı dikkatli olurlar. Kur’ân ve Rasûlullâh ahlâkı ile ahlâklanırlar.

İlmin kötüye kullanılmaması için din ve ahlâk himâyesi şarttır. Toplumdaki anarşiyi önleyebilmek ancak îmân ve Kur’ân terbiyesiyle mümkündür. Dinsiz ve ahlâksız bilgilerin ictimâî bünyede açtığı yaralar gözler önündedir. Birtakım kişilerin bilgilerini din ve ahlâk temellerine saldırı vâsıtası olarak kullandıkları veyâ nefsî arzularına meylederek istismârda bulundukları günlük müşâhedeler arasındadır. Dînî terbiyenin ihmâli, maddecilik, yâni dünyâ menfaatine râm olma belâsını getirir ki, bu da dinsizliğin âmillerinden ve temel taşlarındandır. Maddecilik, bir felsefe değil, fikrî zavallılıktır. Hikmet değil, illettir.

Dinsizliğin en mühim sebeplerinden biri de bâzı gâfil ve münkirlerin beşerî zekâ ve bilgilerinin selâhiyet hudûdunu kavramaktan mahrum olmalarıdır. Bunlar idrâkte âciz kaldıkları bilgileri inkâra kalkışan zavallılardır.

Haddini, cehâletini bilmeyen bu tip münkirler için Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

“İnsan görmez mi ki biz onu nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş…” (Yâsin, 77)

Bu münkirler, kendilerini îkâz ve aydınlatmak isteyenlere de kalb âlemleri ölü olduğu için, “–İlim asrındayız, bunlar eskilerin masallarıdır.” gibi sözler söylemeye ahmakça cür’et ederler. Bu tipler hakkında âyet-i kerîmede:

“Onlara peygamberleri açık deliller ve mûcizelerle geldiklerinde; kendi ilimleriyle çalım sattılar. (Dînî hakîkatlerle olan) istihzâları, böbürlenmeleri onları azab çemberine almıştır.” (el-Mü’min, 83) buyurulur.

Dinden mahrûm olan kişi; aczini kuvvet, sefâletini seâdet bilen mücessem bir gâfildir. Oysa şâir Ali Ulvi Kurucu’nun dediği gibi:

Şâhâne gönül ülkesinin bahçesi; dîndir,

Bülbüller öten bahçesi Kur’ân-ı Mübîn’dir…

Onun için yavrularımıza verebileceğimiz en mühim mîrâsımız, onların âhıret âlemini kurtarmaya yönelik gayretlerimizdir.

Hem çocuklarımıza dinî terbiye vermek, hem de kapanmakta olan Kur’ân Kursları ve İmâm Hatip Okullarını ihyâ etmek ve toplumun ahlâksızlık, cehâlet, terör ve anarşiye karşı huzur ve selâmetini temin etmek için gayretlerimizi artırmamız hepimizin üzerindeki bir vecîbedir. Bu vesîleyle çocuklarımıza Kur’ân bilgisini ve ahlâkını tahsîl ettirelim.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk buyurur:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارً

“Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir, zâlimlerin ise sadece ziyânını artırır.” (el-İsrâ, 82)

Bir başka âyet-i kerîmede de:

وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ

“…Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allâh’ındır. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7) buyurmaktadır.

Yukarıdaki âyet-i kerîme mûcibince evlâdlarımızı istikbâl endîşesi ve birtakım dünyevî arzular sebebiyle Kur’ân Kursları ve İmam-Hatip Okullarından uzak tutmak ve onları bu mânevî sofradan mahrûm bırakmak acı bir zaaftır. Zîrâ, istikbâli lutfedecek olan, ancak Kâinâtın Hâlıkı’dır.

Tarih şâhiddir ki, peygamber, evliyâ, sâdık ve sâlihlerin izinden giden milletler ihyâ ve âbâd olmuşlar; zıddına gidenler ise insanlık haysiyetini kaybederek berbâd olmuşlardır.

Nitekim hadîs-i şerîfte de:

“Muhakkak ki Allâh -celle celâlühû-, şu Kur’ân’la bazı kavimleri yükseltir. Bazılarını da alçaltır.”

(Müslim; İbn-i Mâce) buyurulmaktadır.

Bu gerçekten ilhâmla şair Ali Ulvi Kurucu şöyle der:

Allâh’a dayan, gâyene tevfîkını versin,

Kur’ân’a sarılmazsan eğer ye’se düşersin!..

O hâlde kendimiz ve evlâdlarımız için nûrlu fecirlerin doğması ve nûrânî iklîmlerin huzur, sükûn ve seâdetini tatmak, îmânın kalblerde yer bulmasını temîn edecek her vesîleyi destekleyip ihyâsına çalışmakla mümkün olur.

Dünyâ, başta “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarının olmak üzere bütün ilâhî esmânın tecellîsine açık bir sofradır. Bu tatlı dünya sofrasına Hakk’ın lutfu ile oturduğumuzu, bir gün kalkıp gideceğimizi unutmamalıyız. Bu sofranın âdâbına riâyet etmeyi de bir zarûret bilmeliyiz.

Bu ibretli sofradan, sâlihler de, fasıklar da istifâde edecektir. Âhıret ise şaşmaz bir vaad ve hakîkattir. Orada, kudreti nâmütenâhî olan Hâlık Teâlâ hükmedecektir.

Hayâtın, îkâz edici ibretli hâdiseleri en hakîkî muallimdir. İlâhî hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekmek sûretiyle, evlâd ü iyâlimizin yetiştirilmesindeki mesûliyetimizi ve bu vazîfedeki ihmâlin vebâlini iyi mîzân etmek mecbûriyetindeyiz.

Allâh’ın huzûrundaki hesap ve teftîş günü, kaçınılmaz bir mecbûriyettir. O günün şiddeti âyet-i kerîmede:

“Sert, belâlı bir gün…” (el-İnsan, 10)

şeklinde tavsîf edilmiştir. Diğer bir âyet-i kerîmede de:

“O gün insan «kaçacak yer neresi» diyecektir.” (el-Kıyâme, 10) buyurulur.

Sözlerin en güzeli Allâh’ın kelâmıdır. Hidâyet yolunun en güzeli Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in nurlu, uğurlu ve mübârek yoludur.

En güzel mîrâs, bu mukaddes emânetin mâsum yüreklere tevzî edilmesidir. Bir îkâz-ı ilâhî olarak âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Ey insanlar! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6)

Rabb’imiz, ittikâ ve ihsân ile kalblerimizi techîz eylesin! Temiz vicdânlar ve nûrânî kalbler ile âhıret yolcusu olmayı ihsân buyursun! Ebedî seâdetin dünyâdaki başlangıcı olan Kur’ânî ve Muhammedî bahar iklîminin vecdi içinde yaşamayı cümlemize nasîb eylesin! Cümlemizi îmân kardeşliği, Kur’ânî feyiz ve Muhammedî ahlâk ile tezyîn eylesin!

Âmîn!..