MÛSÂ EFENDİ (k.s.)
(1918-1999)
Her medeniyet, kendi insan tipini vücûda getirir. O insan tipi de, mensub olduğu medeniyetin sıfat ve karakterleriyle hem-âhenktir.
İslâm medeniyeti, insanlık tarihinde bir kere ulaşılabilmiş bir zirvedir. Bunun sebebi, selîm beşerî fıtratın, ilâhî ilim, irfân ve hikmet ile techîz edilmiş olmasıdır. Milletimizin fıtrî istîdâdı ile mânevî füyûzâtın kucaklaşıp aynîleşmesi, ortaya mükemmel bir medeniyet şâhikası çıkarmıştır. Bu şâhikanın tarihî adı, hiç münâkaşasız Osmanlı’dır.
Nasıl bir mîmârî şâheserin her hattı, her çizgisi, her unsuru, onun mükemmelliğinden bir nasîb ve tecellî taşırsa, bir medeniyetin her cüz’ü de aynen böyledir. Bizim medeniyetimizin merkezi “insan” olduğundan ondaki mükemmelliklerin sertâcı da, ortaya koyduğu insan tipidir.
Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi topyekun fânîliğe mahkûm etmesi sebebiyledir ki, o mükemmel medeniyet de birgün gelip zevâl tecellîleri ile karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Nasıl ki, yangın çıkan bir konaktan sevk-ı kaderle birkaç parça eşyâ kurtarılabilir ve yangından masûn kılınabilirse, aynen Osmanlı medeniyet sarayının yangınında da böyle olmuştur. Zâyî olan bütünden ayrı kalmış tek bir Selçuklu halısı, Kütahya çinisi, Süleymaniye mangalı, Edirne saati, müzeyyen aşûrelikler gibi o medeniyet enkâzı altında da böyle terâvetini muhafaza edebilen insanlar olmuştur. Bunlardan birisi, Topbaş-zâde Hacı Ahmed Efendi idi. O Hacı Ahmed Efendi ki, Osmanlı medeniyet sarayının mârûz kaldığı bu dehşetengiz yangını söndürmek için malını ve canını bezletmiş, ancak kaderin hükmüne rızâdan başka çâre kalmayınca, yok olan o asil medeniyetin dokusundan sağlam kalmış bir eşyâ gibi hayatını ve o hayata hâkim olan müstesnâ üslûbunu devam ettirmiştir. Onun bu yüksek fazîletinin en büyük bereketi de, hiç şüphesiz mübârek oğlu Mûsâ Efendi olmuştur.
Bizler, işte bu asil rûh ile, yâni muhterem pederimiz, üstâdımız, büyük Allâh dostu Mûsâ Efendi ile nice zamandır beraber yaşıyorduk. Bugün kader, ona bir şeb-i arûs bahşetti. Bu bahşediş, onun için büyük bir kavuşma, bizler içinse hazîn bir elvedâ oldu.
Onun seksen üç yıllık nezih, zarîf ve asîlâne hayatı, bizler için eskimeyecek, terâvetini kaybetmeyecek örneklerle doludur.
O, bizim için mâneviyat semâsının öyle bir yıldızı idi ki, kendisinde mezcettiği ilâhî güzellik, letâfet ve parıltıları lâyıkıyla tasvîr edebilmemiz mümkün değildir. O, asıl zenginliğini gönül âleminde gerçekleştirdiği için engin tevâzuun, asâletin, tarih şuûrunun, davranış mükemmelliğinin ve rûhânî hasletlerin kâ’bına varılmaz bir timsâli olmuş, dünyâ zenginliğinden müstağnî kalmıştır.
Hakk nâmına yaprak kıpırdatmanın güç ve tehlikeli olduğu bir devirde dahî o, gönül meltemleriyle Kur’ân yapraklarını aralamaktan geri kalmayan ve bu gayreti şümûllendirmek için şart ve imkânları zorlamak dirâyet ve cesâretini gösteren devrinin nâdir insanlarından biriydi.
Merhamet ve sehâvetin zirvesinde gezen gönlü ve idrâki, dâimâ âlem-i İslâm’ın ızdırapları ile elemli idi. Ulaşılması imkânsız mekânlarda müslümanların başına gelen her felâketin sıkıntılarını kalben ve fikren onlarla birlikte yaşar, el uzatmak imkânı olduğu mahalde bunu kimseye hissettirmeyecek büyük bir ihlâs ile gerçekleştirir ve etrafını yalnız duâ ile iktifâ etmeyerek bir yardım seferberliğine sevkederdi. Afganistan’dan, Filistin’den, Azerbaycan’dan, Bosna’dan ve en son da Kosova’dan gelen feryatlar, ilk onun yüreğini kanatırdı. Târifsiz rûhâniyet meltemlerinin cevelân sahası olan engin kalbi, İslâm’ın garipliğiyle mağmûm, lâkin kader-i ilâhîye teslîmiyetin feyzi ile mütesellî idi.
Bu müstesnâ hâlin kendisini ulaştırdığı seviyeyle onun, âdetâ daha da ötelerindeki derece ve makamlara nâil olabilmesi sadedinde hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Belâların en şiddetlisi peygamberlerin, sonra derece derece sâlihlerin ve diğer kulların üzerinedir…” (Tirmizî, Zühd, 57) ifâdesinin bir tecellîsi de, muhterem pederimizin âhir ömründe tezâhür etmiştir.
Nitekim ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına yakın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üstüste tecellî etti. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlara ilâveten vefatından birgün evvel de kangren olan ayağı dizüstünden kesilerek gâzîlik rütbesine de inşâallâh nâil oldu. Izdırap hâlsizlik ve dermansızlık sebebiyle konuşmaları dahî son bulmuştu. Bu ahvâle rağmen bütün gücüyle “Allâh, Allâh, Allâh…” diye zikir hâlindeydi. Nihâyet Cuma ezanları arasında bir aşk şehîdi olarak son nefesini mahbûbuna teslîm etti.
Vefatıyla yalnız ben değil, onun himmetinin ulaşabildiği herkes ve her şey yetîm kaldı.
Köşkünün bahçesine girişi ve çıkışında etrafını saran kediler dahî, onun merhamet ve şefkatine sığınırlardı. O da, onlara şefkatle eğilir, hastalarına baytar getirir ve yaralarını sardırırdı. Bahçesinde uçuşan kuşların yem tahsîsi vardı. Çiçeklere ve güllere bakışı da, onlarda ayrı bir tebessüm ve başkalık meydana getirirdi. Sanki hepsi, rûhâniyet-i Rasûlullâh’ın tecelliyâtıyla bir neş’e cümbüşüne bürünürdü.
Bütün dertli, yorgun ve bîtâb gönüller, O’nda tesellî bulurdu. Cenâzesindeki mahşerî kalabalık, onun ölümüyle bile gönülleri rikkat, rûhâniyet, diğergâmlık ve vahdet itibâriyle üstüste çakışmış gölgeler gibi tevhîdin müşahhas bir misâli oldu. Cenâzesini teşyî edenler, o anda dünya kîl ü kâlinden sıyrılmış, ürpertili hissiyat ve tefekkürle Allâh’a gerçek bir kul vasfında yönelebilmenin feyz ve rûhâniyet iklimine ulaşmıştı. Eğik başlar, mahzûn gönüller, dökülen sıcak gözyaşları, kulluktan murad olan gerçek hâlin zâhirdeki pek âşikâr bir tezâhürü idi. Adım atmakta güçlük çeken o dâsitânî kalabalığın üstünde ise, gören gözler için bir rahmet bulutu hâlinde sayısız melek, kabre doğru süzülerek onu teşyî etmekte idi…
Demek ki bir mürşid-i kâmil, ilâhî tasarrufla kendisine samîmî bağlananları süflî alâkalardan her vesileyle kurtarıyor, onları ulviyyâta sevkedip derinleştiriyor ve huzûr kaynağı oluyor. Böylece tâliblerine ilâhî aşkın yegâne lezzetini tattırıyor. Şeyh Sâdî, Gülistan’da Allâh dostlarının bu tasarrufunu şu şekilde hikâye eder:
Birgün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) parçası verdi. Kile:
“–A mübârek, sen misk misin, anber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum.” dedim.
Kil bana şöyle cevap verdi:
“–Ben bir gülün toprağıydım. O gülün yaprakları seher şebnemleriyle dolar, benim üzerime ağlayarak damlardı. Ben bu yaşlarla hamur gibi yoğruldum. Ben aslında alelâde bir kilim.. Bu koku onundur…”
İşte muhterem pederimizin feyz ve rûhâniyeti de bizim toprağımız için bir gülden dökülen şebnemler gibi ilâhî râyihalar menbaı olmuştur. Dolayısıyla bizimle beraber onun mâneviyat bahçesinde yeşeren gönüllerde ne kadar güzellik, fazîlet ve haslet varsa, hepsi O’nun himmetine râcîdir. Bütün güzîde çiçekler, O’nun dallarında açmış, beslenmiş ve olgunlaşmıştır. Deryâ hâline gelen îmânlar, O’nun saçtığı irfân damlalarının berekâtıdır. Reyhân sıfatlı ahlâk-ı hamîdeler, O’ndan mûtenâ bir râyihadır. İnsanlığa meltem estiren sîneler, O’nun nefhasındandır.
O’nun, üzerinde en çok durduğu hususlardan birisi de, bir mü’minin ferdîleşme yerine ictimâîleşmesinin zarûretiydi. Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâb-ı kirâma sık sık sorduğu:
“Bugün Allâh için bir yetim başı okşadınız mı? Bir hasta ziyâretine gittiniz mi? Bir cenâze teşyîinde bulundunuz mu?” (Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 12)
suâllerini, kendimizi muhâsebe edip etmediğimize en güzel ölçü olarak sohbetlerinde dâimâ dile getirirlerdi.
Her sene bir örf hâline getirerek yapmış olduğu toplu düğünlerle nice gençleri, Kur’ân ve sünnet dünyâsında birleştirmiş, onlara huzurlu bir hayatın zeminini te’mîn etmişti. Yine Medîne-i Münevvere’de Ramazan aylarında başlatmış olduğu, binlerce mü’min için hazırlattığı iftar sofraları, ayrı bir letâfet ve ayrı bir lezzet taşırdı. O sofralarda Rasûlullâh’tan esen bir rûhâniyet meltemi hissedilirdi.
Çocukları sevindirmek, onlarla seviyelerine göre sohbet etmek, yetim olanlarına her sene malından ayrı bir tahsîsat çıkartmak, onun çok ayrı bir inceliği idi.
Fıtratı, âdetâ mâye-i merhametle yoğrulmuştu. Fakir-fukarânın hasta olanları için açılmasına vesîle olduğu Hüdâyî Kliniği’nde tâkati yerinde olup da fiilen hizmet edemediğine teessüf eder, iştiyakla:
“–Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” derdi.
Aynı merhamet sâikıyla:
“–Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz îcâb eder. Aksi hâlde Hakk katında mes’ûlüz.” diyerek yakınlarıyla beraber kurduğu Hüdâyî Huzur Evi de, onun engin şefkatinin bir nümûnesidir.
Onun gönül dünyâsından akseden böyle daha nice pırıltılar vardır.
O, ömrü boyunca istikâmet, basîret, firâset ve zerâfet tezâhürleriyle yaşadı. Üstün nâiliyetlerine rağmen mânevî durumunu büyük bir mahviyet içinde gizler; kerâmet üzerinde değil, dâimâ istikâmet, basîret ve firâset üzerinde dururdu. Râh-ı Muhammedî’de üstâdı olan büyük Allâh dostu Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu’nun yolunda bir «Sâhibü’l-Vefâ» olarak yürüdü.
Te’lîf ettiği “Sultânü’l-Ârifîn eş-Şeyh Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu” kitabı, O’nun “fenâ fi’ş-şeyh” hâlinin en bâriz misâlidir. Öyle ki, bu kitapta Sâmî Efendi -kuddise sirruh-’un şahsında O’nun derûnî âleminin incelik, zerâfet ve istikâmet akislerini görmemek mümkün değildir. Daha açık bir ifâdeyle Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu kitabı, Mûsâ Efendi’nin kalbî âlemini daha yakından tanıyabilmek için bizlere cilâlı, parlak bir gönül aynası vasfındadır.
O gönüller sultanı, âdetâ bir tevâzû âbidesiydi. Hayatı boyunca gösterişten korkmuş, ürkmüş ve çok sakınmıştır. Çünkü tasavvufun bir gâyesi de, ilâhî azamet, saltanat ve tanzim karşısında kulun kendi zayıflık ve “hîç”liğini ve Rabb’in yüce kudretini idrâk etmesidir. Muhterem pederimiz Mûsâ Efendi’nin de, tevâzû, hiçlik ve kendinde bir varlık hissetmeme yolunda vârislerine yapmış olduğu vasiyetnâmesini açtığımızda ilk paragraflarda onun bu yüksek hâl ve fazîletini ifâde eden şu satırlarla karşılaştık:
“Her dünyâya gelen, vakti saati, sayılı nefesleri tamamlandıktan sonra ebedî âleme intikal edecektir. Ne mutlu o kimseye ki, hayatını Hakk yolunda ifnâ etmiş ve yüzünün akıyla âhırete göçmüştür!..
Fakir de, bu husûsu nasîbim derecesinde bilebildiğim hâlde lâyıkıyla kulluk edemedim. Pîr-i fânî olduğum hâlde kendime çeki düzen veremedim. İslâm büyüklerinin şuurlu ve şerefli hayatlarını okudum, lâkin nefsimde tatbik edemedim. Hatâlarla dolu bir ömürden sonra Rabb’imiz Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna ancak mağfiretini umarak gidiyorum. Çünkü O, Rahmân’dır, Ğaffâr’dır.”
Bütün bir ömrünü:
“Nefsini bilen Rabb’ini de bilir.” düstûrunun şâheser bir nümûnesi olarak geçirmiş olan o büyük Allâh dostu, böyle derken ya bizler hâlimizi nasıl ifâde etmeliyiz? Cenâb-ı Hakk cümlemize merhametiyle muâmele buyursun!
O sehâvet güneşinin ayrı ince bir nezâketi de, hâlini arzetmeyen hoca efendilere kandilde veya Ramazan’da zarf içinde bir miktar dünyâlık göndermesiydi. Zarfın üzerinde iltifatlı bir ifâdesi olur, hediyenin kabulünü istirham eder ve kabul ettikleri için kendilerine teşekkür ederdi. Hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh’ın (kudret) eline geçer. (Yâni muhtâca verilen sadakaları önce Allâh alır, sonra fukarâya devreder.)” (Münâvî, Künûzü’l-Hakâyık, s. 34)
sırrına dikkat eder ve bu hâli zarîf bir şekilde ne güzel yaşayarak tatbik ederdi.
Dolayısıyla zekât ve sadaka husûsunda çok îtinâlı davranır, onları daima düzgün bir paket içinde takdîm ederdi. Hattâ beşerî za’fından dolayı istemeyi mûtâd hâle getirenler için:
“–Cenâb-ı Hakk bizlere her an veriyor!” diyerek onları da geri çevirmez, ufak da olsa bir şey verip gönüllerini alırdı.
Ancak bu eşsiz sehâvetine mukâbil bir pirinç tanesine dahî emânet-i ilâhiyye şuûruyla yaklaşır, israftan sakınırdı. Hattâ zarûreten kullanılan kağıt mendilleri de bütünüyle kullanmaz, ihtiyacı nisbetinde kenarından düzgünce kopararak kalan tarafı da güzelce katlayıp bırakırdı.
O, bir vakıf insandı. Bütün hayır hizmetlerinin temelinde vardı. Müslümanların derdi, onun da derdi; sevinci, onun da sevinciydi.
Çocukluk yıllarımızda veremli hastaların tedâvîleri çok güçtü. Civârımızda ne kadar veremli, garip, kimsesiz insanlar varsa, rahmetli annemle beraber onlara yemek tevzî ederlerdi. Bazen benimle gönderirlerdi. Ramazanlarda ise, fakirler, garipler, çöpçüler ve hademe-i hayrât mensuplarına ayrı günlerde iftar dâveti yaparlar, bizzat hizmet ederler, iftardan sonra da hepsine nezâket dâhilinde diş kirası diye ifâde edilegelen bir hediye takdim ederlerdi. O, her hâliyle yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin en güzel bir nümûnesiydi.
O, hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiye ve edebden daha fâideli bir bağışta bulunmamıştır.” (Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 33) ifâdesini kendisine düstûr edinmiş kadr-i âlî bir babaydı.
O, çocukluk yıllarımızda Cumartesi günleri değerli amcam Âbidin Bey ile bu fakiri, Osmanlı devrinin son çınarları olan zamanın âlim ve sâlihlerini ziyâret ettirirdi. Onlarla bizim aramızda bir muhabbet bağı kurarak sohbetlerinden bizim dünyâmıza Osmanlı îmân ve ihtişam iklimine bir pancur açılmasını sağlamak isterdi. Böylece rûhumuzun ilim, ahlâk ve edeb şâheseri o iklimin mânevî gıdâlarıyla beslenip gelişmesini temin etmek gâyesini güderdi. Câmîleri, sebilleri ve Osmanlı külliyelerini gezdirir, onların asâlet ve fazîletinden, Allâh için infâk etmenin dünyâ ve âhırette sağladığı nimetlerden bahsederdi. O, usta bir nakkaş gibi bunları ve daha nice fazîletleri çocuk gönlümüzün dokusuna nakşederdi.
Bütün hâlleriyle o:
“Babanın rızâsı, Allâh’ın rızâsıdır…” (Cem’u’l-Fevâid, IV. 307) mertebesinde bir babaydı.
Şerefli bir hayat yaşadı. Fazîletiyle, nezâketiyle, insana, eşyâya, hayvanata bakış açısıyla nümûne-i imtisâl oldu.
Çocukluğumuzdaki onun merhametine âid şu hâtıra, dâimâ kalbimde merhametin bir ölçüsü olmuştur:
Pazar günleri evde o zamanın şartlarına göre güzel yemekler yapılırdı. Muhterem pederim, çoğu zaman bu yemeklerin lezzetli yerlerini hizmet edenlere bırakır ve böylece göz
hakkına riâyet eylerdi. Zîrâ o, âyette buyurulan
“” (aslâ kesada uğramayan bir ticâret) sırrına tâlipti.
Dehşetengiz nefsânî sultanın hâkim olduğu zamanımızda gökteki çoban yıldızı gibi ufukları aydınlatan parıltılı vasıflarıyla sayısız mânevî evlâdına ışık saçmış, istikâmet göstermişti.
Tefekkür ve tehassüsünde artık geçmişin derinliklerinde kalmış olan mübârek bir ricâl silsilesinin zamanımızdaki en son örneği idi.
Lâkin her varlığın fânîlikle mahkûm olduğu gibi o da, ilâhî emre ittibâ etmek mecbûriyetinde kalmış ve semâmızdan kaymıştır. O yıldız misâli mübârek insan, benim maddî ve mânevî babamdı. Çoğumuzun hâl ve rûhâniyet babası, aynı zamanda dayanak, barınak ve sığınağı idi.
Bu itibarla onun vefatı, Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:
“Bir kabîlenin ölümü, bir âlimin ölümünden ehvendir.” (ihyâ, I, 18) hadîs-i şerîfinden ilhâmla söylenen:
“Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.” ifâdesi çerçevesinde tecellî etti.
Gerçekten de o zülcenâhaynin aramızdan ayrılışı, bizler için târifsiz bir kayıp oldu.
Şimdi onun ardından bizler ve sayısız sevenleri yetim kaldığımız gibi bahçesinde etrafına toplanan kediler, kuşlar ve açan çiçekler de yetim kaldı. Herkes, şefkat ve merhamet dolu bir kanat kaybetti.
Hazret-i Hüdâyî ne güzel söylemiş:
Kim umar senden vefâyı
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammedü’l-Mustafâ’yı
Alan dünyâ değil misin?
Evet Muhammedü’l-Mustafâ’yı alan dünyâ, onu da aramızdan çekip aldı. O, 16 Temmuz 1999 Cuma günü Cuma ezânları okunurken bu fânî âlemden nâdîde bir yıldız misâli ukbâ âlemine süzülerek bizlere “elvedâ” dedi. Lâkin kalblerimizde ebediyyen yaşayacak ve bize feyz ve ışık saçmaya devam edecektir. Zîrâ o, vuslatına meclûb olageldiği Rasûlullâh’ın rûhâniyetinin tecelliyât-ı uzmâsıyla kucaklaştı. Cenâb-ı Hakk’a kavuştu.
Bu büyük vuslata mazhar azîz rûhunun fânî âlemde kalan cenâzesi de, sanki eller üzerinde değil, onbinlerce ehl-i gönlün muhabbet tahtları üzerinde ve büyük bir sükûn içinde süzülerek şeb-i arûsa yolcu edildi.
Rahmetullâhi aleyh!
Cenâb-ı Hakk şefâatine mazhar eyleye!
Bütün bir ömrünü hep o büyük yâre kavuşma arzusunun tarifsiz yanış ve iştiyakı içinde geçiren muhterem pederim, tefekkür-i mevti çok severdi. Bu meyanda şâir Yahyâ Kemâl’in “Sessiz Gemi” isimli şu şiirini çok tekrarlardı:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan!
…..
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Yâ Rabb! Bir asra yakın ömrünü senin yolunda tüketen, Kur’ân ve sünnet istikâmetinden bir nefes ayrılmayıp dîn-i mübîne hizmeti kendisine sertâc edinen muhterem pederimizin, üstâdımızın, reh-nümâmızın gönül iklîminden bizlere de hisseler nasîb eyle! Onun, rızâna medâr kıymetli hizmetlerini devam ettirmeye bizleri muvaffak kıl! Fânî firâkımızı, Firdevs-i Âlâ’nda Habîbin Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in sohbet halkasında ebedî bir visâl ile neticelendir Allâh’ım!..
Âmîn!
Muhterem kardeşlerim!
Hakk dostu merhum pederimizin muazzez rûhu için üç İhlâs-ı Şerîf, bir Fâtiha-i Şerîfe ikrâm etmenizi istirhâm ederim!..
