İÇİNDEKİLER
ARAMA:

HAVF ve RECÂ (KORKU ve ÜMÎD)

İnsan hayatı, havf ve recâ, yâni “korku” ve “ümid”lerin çalkantısı içinde seyreder. Bir mü’minin gönlünde havf ve recânın karşılıklı bir âhenk ve denge içinde yaşanabilmesi zarûrîdir. Zîrâ korkunun ifratından (aşırı korkudan) “yeis”, tefritinden (aşırı korkusuzluktan) ise “emniyet ve te’minat” hissi hâsıl olur. Bu itibarla AllâhTeâlâ’nın azâbından emîn olmak veya zıddı olan rahmetinden ümidsizliğe düşmek, menedilmiştir. Kâmil bir mü’min, bu iki hâli dengeli bir şekilde devam ettiren kimsedir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

“(O muttakî kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar.. Rab’lerine, azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler. ” (es-Secde, 16)

Mutlak yeis, yâni ümidden kesilme, insanın kendisini afv ve mağfiretin dışında görme gafletidir. Neticede Allâh’ın rahmet tecelliyâtını, kudret ve azametini inkâr etmektir.

Mutlak yeisin tam zıddı olan mutlak emniyet de, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-yı ilâhiyyesinden “Kahhâr” sıfatına karşı duyarsız kalmak veya azâbı küçümsemektir.

Hâsılı Allâh korkusunu mutlak yeis hududuna getirmemek ve aynı zamanda ümîdi de mutlak te’minat altına yaklaştırmayıp dengeyi muhâfaza etmek lâzımdır. Yaşadığımız deprem hâdisesi gibi fevkalâdelikler, bu dengeyi muhâfaza etmenin güçleşmesi gibi bir netice doğurur.

Bir mü’min “Cennete bir tek kişi girecek!” dense “Acaba ben miyim?”; “Cehenneme bir tek kişi girecek!” dense “Yoksa ben miyim?” hâlet-i rûhiyesinin içinde bulunmalıdır.

Allâh -celle celâlühû-, ilâhî korkuları kulların kalblerine işlemek ve onları hevâ-heveslere ve şehvetlere düşmekten korumak için göklerden indirdiği, yerlerden infilâk ettirdiği birtakım âfet ve musîbetlerle de îkâz ve terbiye eylemektedir. Bu âfetlerin gelişi-güzel vukûa geldiğini, bir tesâdüfün neticesi olduğunu zannetmek, müthiş bir gaflet ve hüsrandır. Meçhul ufuklardan kopup gelen âfetlerin binlerce kişiyi ölüme ve yaralanmaya sürüklemesi, sayısız insanları bîçâre ve bîkes bırakması, hikmetsiz ve ibretsiz değildir. Aksi hâlde dünyâya geliş ve gidişin, ilâhî program ve hassasiyetin mantıkî mânâsını kabul ve îzâh etmek imkânsızlaşır.  Bu âfetler, hiç şüphesiz aynı zamanda Kâinatın Hâlıkı’nın azamet, kudret ve îkâz tecellîleridir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“İçinde bulunduğumuz cihân hududlu ve fânîdir. Aslolan ebedî ve sonsuz âhıret yurdudur. Aklını başına topla da bu cihânın soluk nakışlarını, bozulacak olan şekillerini ve eriyecek olan sûretlerini ebedî âleme karşı kalbinde bir perde hâline getirme!”

 “Her ne kadar bu dünyâ, senin nazarında çok büyük ve nihayetsiz ise de bilesin ki, ilâhî kudret karşısında o bir zerre bile değildir. Gözünü aç da bir bak; bir zelzele, bir kasırga, bir sel felâketi dünyâyı ve içindekileri ne hâle getiriyor!”

İşte ülkemizde daha yeni yaşanan ve “mahşere küçük bir misâl olacak” dehşetengiz sahneler! İşte yerle bir olmuş mâmûreler! İşte Hazret-i Peygamber’in bir kıyâmet alâmeti olarak zikrettiği ânî ve toplu ölümler!..

Bütün bunlarda bizler için sayısız ders ve ibretler vardır. Dolayısıyla yaşanan âfetin zâhirî sebeplerden ziyâde mânevî bir perspektiften tahlîli ile ibret dolu büyük bir felâkete ilâhî takdîr yönünden bakmak ve onu materyalist bir dünyâ görüşü ile değil, îmânî ve İslâmî ölçülerle değerlendirmek husûsunda hatâya düşülmemelidir.

Kâinât, mikro âlemden makro âleme, istikbâldeki normo âleme kadar ilâhî bir nizâm ve hassâsiyet içinde programlanmıştır. Güneşin ve semâdaki birçok cesîm kütlelerin hareketinden ve bir atomun içindeki en minimum varlıkların deverânından esrârlı ışınlara kadar hepsi idrâk ve hayâl ötesi kudret akışları içinde seyreder. İlâhî irâdenin programına her şey tâbî durumdadır. Bir îmânsız dahî güneşin sür’atinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdânen ilâhî irâdenin gücünü takdir eder. Ancak nefsâniyeti îcâbı reddederek kâinattaki nizâmın temel kanun ve kâidelerini “tabiat kanunları” tabiriyle kendinden müessir birer kuvvet ve kudret kaynağı şeklinde ifâde gafletinde bulunur. Oysa bu kanun ve kaideler, kısaca “âdetullâh” veya “sünnetullâh” denilen hakîkatlerdir.

Hiç şüphesiz bu âlem, sebepler âlemidir. Sebeplerin müsebbibi olan Allâh -celle celâlühû-, her şeyin husûle gelmesini diğer bir sebebe bağlamıştır. Zîrâ ilâhî irâde sebepsiz tecellî etmiş olsaydı, ne o tecellînin şiddetine tahammül olunabilir, ne de bu âlemin bir imtihan âlemi olma vasfı bâkî kalırdı. Dolayısıyla nûr-i irfân sahipleri, sebeplere değil, müsebbib ve müessire bağlanırlar. İlâhî müşâhedeye nâil olmayanlar ise, sebepler içinde âvâre bir şekilde dolaşıp dururlar. Sadece fizikî sebeplere, yâni fay hatlarına takılı kalırlar.

Cenâb-ı Hakk, münkir ve zâlimleri cezâlandırmak için bazı tabiat hâdiselerini alışageldiğimiz ilâhî programın dışında, yâni maddî ve mânevî azaplara bağlı olarak tahakkuk ettirir. Yâni ateşin, suyun, rüzgârın ve diğer tabiî unsurların muhtevâsında müşâhede olunagelen yapıcı vasfı, ikinci plana iterek tahrip edici bir kuvvet hâline getirir. Dolayısıyla tabiatta meydana gelen hâdiselerin temelindeki murâd-ı ilâhîyi veya çoğu kere de izn-i ilâhîyi görmemek, kısır ve bazen de kör bir perspektife takılıp kalmak demektir. Bu gaflete düşenleri îkâz sadedinde Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Unutma ki bu dünyâ, ilâhî kudret önünde âdetâ bir saman çöpüne benzer. İlâhî irâde, bazen onu yükseltir, bazen alçaltır. Bazen sağlam, bazen kırık dökük bir hâlde bulundurur. Onu bazen sağa, bazen sola götürür. Bazen gül bahçesi hâline kor, bazen de diken hâline…”

Zîrâ Cenâb-ı Hakk, bu âlemin bir imtihan âlemi olmasını murad etmiş, bu sebeple âlemde “kahır” ve “lutuf” gibi iki zıd keyfiyeti içiçe tecellî ettirmiştir.

Lutuf tecellîsi, kulların istihkaklarına bağlı olmamakla birlikte bazen samîmî duâ, niyaz, sadaka ve çeşitli amel-i sâlihler vesîlesiyle de tahakkuk eder.

Kahır tecellîsi ise, evveliyetle haram, zulüm ve kitlevî azgınlıklar sebebiyle gerçekleşir. Bununla beraber bazen de kulun sabır, tevekkül ve teslîmiyet imtihanını gerçekleştirmek ve bu sebeple onu yüceltmek maksadına bağlı olarak tecellî eyler. Böylece Cenâb-ı Hakk, kullarını zaman zaman muhtelif şekillerde imtihân etmektedir. Bunu âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurur:

“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz… (Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele!..” (el-Bakara, 155)

Peygamberlerin dahî, masumiyetlerine rağmen çok büyük eziyetlerin çile çemberinden geçmeleri de bu hikmetlere mebnîdir. Eyyûb -aleyhisselâm-’ın bu husustaki imtihanı pek câlib-i dikkattir:

Cenâb-ı Hakk, bu şânı yüce peygamberini imtihan etmeyi murâd ile evvelâ mallarını elinden aldı. Bir sel ile koyunlarını, bir rüzgâr ile de ekinlerini mahvetti. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını vefat ettirdi. Daha sonra da bütün bunlar karşısında telâşesiz, sükûnet ve büyük bir tevekkülle rızâ hâlini yaşayan Hazret-i Eyyûb’a da ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- bu hastalık hâlinde de şikâyet ve feryadda bulunmadı. Teslîmiyetini muhâfaza eyledi.

Onun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allâh Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdi ve ona âile efrâdını, ayrıca bunlarla birlikte eski hayatını misli ile iâde etti.

Bu misâl de gösteriyor ki, birtakım âfetlerde hükmen şehîd durumundaki masum çocukların, sâlih kimselerin ve bu iptilâ ile günâhları mağfiret olunması istenen kulların bulunması da tabiîdir. Bu husustaki hadîs-i şerîflerde buyurulur:

“Bir kul için, Allâh Teâlâ kendi katında bir derece takdir etmiş de o kul o dereceye ameli ile erişememişse, Cenâb-ı Hakk, dünyâda onu bazı musîbetlerle mübtelâ kılar. Sonra da kendisine o belâya karşı sabır ihsân eder ki, o dereceye erişebilsin!” (Ramûzu’l-Ehâdîs)

“Kulun Allâh indinde bir mevkîi vardır ki, ona ibâdetle erişemez. O mevkîe erişinceye kadar Allâh, ona hoşuna gitmeyen şeyler (iptilâlar, musîbetler) verir.” (Ramûzu’l-Ehâdîs)

Hazret-i Mûsâ, Tûr-i Sînâ’ya giderken yolu üzerinde bir şahsa rastladı. O şahıs Hazret-i Mûsâ’ya:

“–Ey Kelîmullâh! Bir hâcetim var; ne olur, Tûr-i Sînâ’da Rabb’ime niyaz eyle de kabul buyursun!..” dedi.

Hazret-i Mûsâ:

“–Hâcetin nedir? Söyle de ona göre duâ eyleyeyim…” deyince o kişi:

“–Ey Allâh’ın Peygamberi! Bu, benimle Rabb’im arasında bir sırdır.” dedi.

Vaktâki Mûsâ -aleyhisselâm- Tûr-i Sînâ’ya vardı, Rabb’iyle konuştu ve o kişinin de hâceti için duâ eyledi. Cenâb-ı Hakk da bu duâyı kabul buyurduğunu kendisine bildirdi. Buna sevinen Hazret-i Mûsâ, bu müjdeyi vermek için dönüşte o kişiye rastladığı yere uğradı. Bir de baktı ki, canavarlar onu öldürüp parçalamış! Bu hâle son derece taaccüb etti ve:

“Yâ Rabb! Bu nasıl bir sırdır? Onun hâcetini kabul eylemiştin?” diye niyazda bulundu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, kendisine şöyle buyurdu:

“–Ey Mûsâ! O kulum benden öyle bir mânevî makâm istedi ki, kendi gayret ve amelleriyle arzusuna nâil olması aslâ mümkün değildi. Bunun için ona görmüş olduğun iptilâyı verdim. Böylece onu, bu iptilâ ile indimde arzu ettiği makâma yükselttim.”

Yine hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Allâhü Zü’l-Celâl Hazretleri, bir kula bir musîbet veya daha fazlasını vermişse, ancak bu musîbet sebebiyle afvedeceği günâhı veya yine bu musîbet sebebiyle ulaştıracağı bir dereceyi vermek gibi iki haslet için vermiştir.” (Ramûzu’l-Ehâdîs)

Bunun içindir ki kahır tecellîsi, ümidsizliğe; lutuf ise, mutlak bir emniyet ve itmi’nâna sebep olmamalıdır.

Diğer taraftan belli bir periyoda bağlanmamış birer sünnetullah olan zelzeleler, yangınlar, harpler, düşman işgalleri, tâunlar, kuraklıklar ve bunların zıddı olan rahmet ve bereketler, kulların kalbî yapısına göre şekillenirler. Kulların ekserîsi sırât-ı müstakîm üzereyse, yağmurlar bereket ve rahmet olarak iner, seâdet ve huzura vesîle olur. Ancak cemiyetteki fertlerin ekseriyeti nefsânî temâyüllere meyletmişse ve galebe şerde ise, yâni vicdanlar kirlenmişse, kalblerde isyan hattı vukû bulur ki, bu da, rahmet olan yağmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklık âfeti olmasına, bazen de zelzelelere zâhirî bir âmil olarak gösterilen altımızdaki fay hatlarının infilâkının zuhura gelmesine sebep olur. Bu tip acı hâdiseler, hiç şüphesiz insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir, yâni vicdanların kirlenmesiyle rûhlarda yaşanan mânevî bir depremin ardından yeryüzünün felâketleri tahakkuk safhasına girer. Âyette buyurulur:

“…Allâh Teâlâ, bir kavme verdiği nîmetini, onlar kalblerinde bulunanı değiştirmedikçe tağyîr buyurmaz!..” (er-Ra’d, 11)

Allâh -celle celâlühû-, hâşâ zâlim değildir. Fakat bu felâketlerin âsî ve zâlim kulların hak etmesiyle zuhûra geldiği bir gerçektir. İlâhî nizâma ve kudsî esaslara karşı koyanların ilâhî intikamın acı tatbikatıyla karşılaşmaları kaçınılmazdır. Allâh Teâlâ buyurur:

وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

“…O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır.” (el-En’âm, 59)

Allâh’ın izni olmadan bir yaprak dahî düşmez iken koca bir ülkenin gelişigüzel ve şuûrsuz bir şekilde sallandığını kabul etmek, idrâk ve iz’an dışıdır. Her şey bir hikmet ve sırra mebnîdir.

Bu felâket, elbette birtakım zâhirî sebeplerle vukûa gelmiş, binâların çürüklüğünden kurtarmadaki kifâyetsizliğe kadar çeşitli müessirler, onun çapının teşekkülünde rol oynamıştır. Bununla beraber görebildiğimiz-göremediğimiz, şahsını tâyin edebildiğimiz-edemediğimiz pek çok insanın kalbî âleminden, yâni isyan ve itâat duygularından fiilî hareketlerine kadar mânevî birçok müessirin de rol oynadığı bir hakîkattir. Hâdisenin sırf akıl süzgecine takılan yönlerini görüp de bu mânevî müessirleri görmezden gelmek, pek azîm bir hatâdır. Hele bazı gâfillerin, isyanlarına nedâmet getirecekleri yerde âdetâ onu daha şiddetlendirmiş bir surette ortaya koymaktan çekinmemeleri, ne hazin bir aldanıştır. Üstelik musîbet, zâhirî ve bâtınî yönüyle henüz tamamen atlatılmış gözükmemekteyken…

Hazret-i Mevlânâ böyleleri için ne güzel buyurur:

“Dertlerine devâ olarak gelen ilâhî ihtarlardan gönle şifâ bir ilaç gibi istifâde edecekken onu kendilerine can alıcı bir zehir hâline getirenlere çok yazık! İşte bu yüzdendir ki Cenâb-ı Hakk’ın öfke perdesi, onların gözlerindeki karanlığı artırmaktadır. Onlar, önlerinde kendilerini helâk için bekleyen ateş dolu cehennem çukurunu göremiyorlar! Vay hâllerine!..”

Gelen âfetler husûsunda tedbire dikkat eylemek de elbette zarûrîdir. Îcâb eden beşerî gayret ve tedbirlere riayet ettikten sonra Allâh’a tevekkül etmelidir. Aksi hâlde içi boş, kuru bir tevekkül doğru değildir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, yıkılmak üzere olan bir duvarın yanından geçerken oradan hızlı bir şekilde âdetâ kaçarcasına geçmişti. Yanında bulunanlardan bazıları:

“–Ey mü’minlerin emîri! Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-:

“–Allâh’ın bir kaderinden diğer bir kaderine sığınıyorum.” buyurdu.

Ancak maddeci bir görüşle bakanlar, tedbirin rolünü mübâlağalandırırlar ve:

“Evler sağlam yapılmış olsaydı, bu belâ başımıza gelmezdi.” diye düşünürler.

Halbuki oluş, ilâhî takdire dayanınca asıl müessir, tedbiri mağlup eder, murâd-ı ilâhî yine gerçekleşirdi. Yâni deprem, 7.4 şiddetinde olmaz, farazâ 11.4 şiddetinde olur veya başka bir müessir sebep zuhur ederdi. Bunun günümüzdeki misâli Japonya’daki Kobe depremidir. Orada her türlü tedbir alınmıştı. Evler ahşap olarak inşâ edilmişti. Ama ne yazık ki, deprem felâketiyle birlikte gaz boruları infilâk etti, büyük bir yangın çıktı ve altı bin insanın yanarak ölmesi engellenemedi. Hâsılı Kobe’deki yirmi saniye, insanların yıllardır biriktirdikleri her şeyi yok etmeye kâfî geldi.

Demek ki biz kuluz. Tedbirle mükellefiz. Fakat bilmelidir ki tedbir, takdire rağmen bir netice veremez. Takdirin paralelinde bulunduğu müddetçe ondan bir netice hasıl olur. Bu hakîkatin tersine hareket, Semud kavminin düştüğü helâk çukuruna yuvarlanmak demektir.

Semûdlular, kendilerinden önce isyanları ve azgınlıkları sebebiyle gazaba dûçâr olan Âd kavminin helâkini, azâb-ı ilâhîden başka bir sebebe bağlayarak gaflet mahmurluğu içinde:

“Âd kavmi, sağlam binâlar yapmadığı için helâk oldular. Zîrâ onlar, evleri kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz..” demişler ve yüksek yerlere kayaları oymak suretiyle kendilerine ustaca evler yapmışlardı.

Ancak onlar da, Âd kavmi gibi Rab’lerine âsî olarak sapıklığa düştüklerinden azâba uğratıldılar. Altlarından gelen şiddetli bir sayha, onları helâk eyledi. Allâh Teâlâ buyurur:

“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.”

“Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rab’lerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allâh’ın rahmetinden) uzak kılındı.” (Hûd, 67-68)

Bu hakîkat çerçevesinde düşündüğümüz zaman birkısım âfetlerden kurtulmanın çâreleri olarak sırf sağlam binâlar ve emîn mekânlar edinmeyi ön plana almanın kâfî olmadığı açıkça görülür. Zîrâ yeryüzünde fesad, fitne, nankörlük, isyan, günah ve azgınlık gibi Cenâb-ı Hakk’ın gazabını mûcib durumların artması, azâb-ı ilâhînin tuğyan etmesine sebep olur. Karada ve denizde düzen bozulur, felâketler ardarda gelir. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirir (düzen ve âhenk bozulur, âfetler zuhûr eder) ki Allâh (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)

Âyet-i kerîmede kulların azgınlıklarına dünyâda verilen cezâ husûsunda “bir kısmı” ifâdesi kullanılmakta ve asıl azâbın âhırette olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca bu cezânın bir tenbih ve îkâz mâhiyeti taşıyıp kulları azgınlıklardan terbiye vasfında olduğu da beyân edilmektedir.

Dolayısıyla böyle hâdiselerin vukû bulduğu zamanlarda diğer vakitlerde olduğundan daha ziyâde Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı ve istiğfârı dilden düşürmemelidir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede:

وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“…Onlar istiğfâr ettikleri takdirde Allâh kendilerine azâb edecek değildir.” (el-Enfâl, 33) buyuruyor.

İstiğfârla birlikte belâların def’i, hayırların celbi için iki rekat hâcet namazı kılıp Rahmân olan Allâh Teâlâ’nın merhamet ve şefkatine ilticâ etmeliyiz. Allâh -celle celâlühû- buyurur:

“Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile Allâh’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 153)

Ayrıca hadîs-i şerîfte buyurulan:

“Bir kimse bir musîbet-zedeyi tâziye ederse (yâni maddî ve mânevî gönlünü hoş ederse), onun ecrinin bir misli ona da verilir.” (Ramûzu’l-Ehâdîs) beyânındaki sırrı yaşamalıyız.

Zîrâ bizler, o musîbet-zedelerin yerinde olabilirdik; onlar da bizim yerimizde olabilirdi. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz ahvâlin şükrü sadedinde onlara karşı bir infak seferberliğine girmemiz zarûrîdir. Âfet bölgelerindeki o mahrum, mağmum, yaralı ve yorgun insanlara “şefkat li-halkıllâh” şuûruyla ellerimizi ve gönüllerimizi uzatmalı, imkânlarımız ölçüsünde acı ve ızdıraplarına merhem olmalıyız.

Diğer taraftan Hazret-i Mevlânâ’nın:

“Böyle durumda sen Allâh’a yalvarmaya bak! Ağlayıp inle, tesbîhe sarıl, amel-i sâlihleri artır!” buyurduğu gibi amel-i sâlihleri artırmalıyız.

Çünkü bizler, binlerce kulun ölümüyle neticelenen elîm bir âfetten sonra tekrar dünyâya döndürülmüş ve kendilerine amel-i sâlih için mühlet verilmiş kimseler durumundayız. Artık âdetâ yeniden bağışlanmış bir hayatı yaşıyoruz. Öyle ki, bu durumda mahşer günü «Yâ Rabb! Bizleri tekrar dünyâya gönder de amel-i sâlih işleyelim!» demeye de mâzeretimiz kalmamıştır. O hâlde yaşanan acı ve îkâz dolu hâdiseler bizler için ciddî bir intibaha vesîle olmalı ve derin bir tefekkür-i mevt iklîmine girerek “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile hayatımızı rızâ-yı ilâhî istikâmetinde yeniden tanzim etmeliyiz. Husûsiyle Hakk’a tevekkül ve rızânın sekînet ve muvâzene ufkunda gönlümüzü sabır, teslîmiyyet, istikâmet ve duâlar ile yoğurmalıyız.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr-i Sînâ’da yaşanan deprem üzerine Cenâb-ı Hakk’a ilticâsını ihtivâ eden şu âyet-i kerîme ne güzel bir ibret, istikâmet ve duâ tâlimidir:

“Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş kişi seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: «Ey Rabb’im! Dileseydin onları da beni de helâk ederdin! İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihânından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize merhamet edip acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın!..»” (el-A’râf, 155)

Görüldüğü üzere peygamberler dahî ilâhî imtihanların dışında kalmamış ve muhtelif şekillerde belâ ve musîbetlerle tevekkül, teslîmiyet, rızâ, Allâh korkusu ve muhabbeti gibi hususlarda âdetâ gönül kontrolünden geçmişlerdir. Neticede hepsi de dâimâ “havf ve recâ” hâlini muhâfaza etmişler ve Cenâb-ı Hakk’ın takdîr, tebcîl ve taltîf buyurduğu seçkinler zümresinin birer sertâcı olmuşlardır. O hâlde bizlere gereken de her hâlükârda, yâni rahat ve geniş zamanlarda da, sıkıntı ve darlık zamanlarında da “havf ve recâ” dengesini muhâfaza edip Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikâmetinde yaşayabilmektir. Onun için, tahakkuk eden ibretli hâdiselerden gerekli dersleri alıp amel-i sâlihlere sarılmamız zarûrîdir. Anlatılır ki:

Halîfe Hârunurreşid hamama gitmişti. Hamamcı, herhangi bir kasıt olmaksızın yanlışlıkla kaynar sudan döktü. Bunun üzerine Hârunurreşid, haşlanan vücudunun şiddetli ızdırapları içinde dışarı çıkarak binlerce sadaka dağıttı ve şöyle dedi:

“–Bugün hamamın suyuna tahammül edemiyorum. Kıyâmet günü nâr-ı cahîme gönderirlerse hâlim nice olacak!”

Burada da görüldüğü üzere ârifler her vesîleyle ilâhî hikmete yönelirler ve istikbâldeki âleme hazırlık telâşı içinde olurlar. Yegâne kaygıları, huzûr-i ilâhîde durumlarının ne olacağıdır. Yûnus Emre Hazretleri’nin şu şiiri de bu kaygının bir ifâdesidir.

Acep bu benim canım

Âzâd ola mı yâ Rab!

Yoksa yedi tamuda

Yanıp kala mı yâ Rab!

Acep benim bu hâlim

Yer altında ahvâlim

Varıp yatacak yerim

Akrep dola mı yâ Rab!

Yûnus kabre vardıkda

Münker-Nekir geldikde

Rabb’in kimdir dedikde

Dilim döne mi yâ Rab!

Bu hâl, hadîs-i şerîfte buyurulan:

“Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” (Müslim, Fezâil, 134) ifâdelerindeki hakîkate binâendir.

Onun için dünyâ ve âhirette huzur ve seâdete nâiliyyet bakımından bu fânî âlemde rükû ve secdelerimiz, duâ ve niyazlarımız, kulluk gözyaşlarıyla yoğrularak Hakk’ın rahmet deryâsına dâhil olmalıdır.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:

“Ağlayıp inlemek, sağlam ve sarsılmayan büyük bir sermâyedir. Allâh’ın tüm rahmeti ise çok kuvvetli bir dayanaktır. Ey gülüp duran gâfil! Gülmenin zevkini tattın, bir de ağlamanın zevkini tat, tecrübe et ki, o şeker madenidir. Allâh için ağlayan göz, ne mübârek bir gözdür. Allâh için ağlayan bir kalb, ne mübârek bir kalbdir. Ağlama ve inlemeye muhakkak merhamet edilir. Rabbin, lutuf ve merhamet deryâsı, ağlayanlar için taşar.”

Bu meyanda Şeyh Sâdî de şöyle der:

“Bulut ağlamayınca çimenler nasıl güler! Ağlamayan çocuk, annesinden nasıl süt emer!..”

Bir âşık vardı. Hiç durmadan mâşukunun mahallesinde gözyaşı döküp inlerdi. Sebebini sordular. Şöyle cevap verdi:

“Sevdiğimin mahallesinin toprağını birgün gelip de aramızda toz kalkmasın diye gözyaşlarımla suluyorum…”

Eğer bu hususta hadis-i şerîfteki:

“Allâh korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikçe cehenneme girmez.” (Tirmizî, Zühd, 9) müjdesine nâil olabilirsek ne mutlu!..

Yâ Rabb! Ümmet-i Muhammed’i her türlü belâ, âfet, musîbet, azap ve gazabından muhâfaza eyle! Rahatlık ve  darlık zamanlarında cümlemizi havf ve recâ hâlinde sabredip ilâhî mükâfatlarına nâil olan bahtiyarlar zümresinden kıl! Gönüllerimize sükûn ve sekînet bahşeyle! Hem îmân ve irfân, hem de gazap ve belâ bakımından karanlık geceler gibi geçen şu günleri nûrlu, bereketli ve müjdeli sabahlara inkılâb eyle!

Âmîn!..